Yerel Kelimeler (Yeni !)
|
YEREL KELİMELER |
|
A |
|
Ābanlamak : Genişten almak. |
|
Abbecik : Bembeyaz, tertemiz. |
|
Abdesthane : Tuvalet. |
|
Abılobut : Hantal, kaba, söylediğini ve konuştuğunu süzgeçten geçirmeyen. |
|
Accıcık (Accık) : Azıcık, birazcık. |
|
Afallamak : Şaşırmak, ne olduğunu birden anlayamamak. |
|
Ağarmak : Beyazlamak, kirden temizlenmek. |
|
Ağdırmak : Eşitliğin bozulması, bir tarafın ağır basması. |
|
Ağıl : Küçükbaş hayvanların konulduğu dört tarafı çevrili açık veya kapalı yer. |
|
Ağız ufalamak : Gerekli cevabı vermemek, verememek, geçiştirmek. |
|
Ağrının dinmesi : Ağrının yok olması. |
|
Ağu gibi : Fazla tuzlu, zehir gibi. |
|
Ağzı bozuk : Küfürlü konuşan, geveze. |
|
Aha : İşte. |
|
Ākılbeç( arkalıbeç) : Yük taşıyan kişinin sırtına koyduğu arkalık. |
|
Akılsız köpeği yol kocaltır : İş usulüne ve yöntemine göre yapılmazsa mutlaka sıkıntısı görülür. |
|
Aklını başına deyşir : Kendine gel, akıllı davran. |
|
Alaf : Sıcağın yüze vurması, rüzgarla beraber sıcaklık hissi, ateş alevi. |
|
Alaf gibi : Alev almış gibi öfkeli ve öfkeyle beraber bir işin üzerine hızlıca gitmek. |
|
Alak - dolak : Alavere, dalavere. |
|
Allah gayır gelmez : Allah razı olmaz. |
|
Allah korkusu : Deprem. |
|
Allâka : Alt kat, aşağısı, alt yaka, alt taraflar. |
|
Allem gullem etmek : Dalavere, çaktırmadan hile yapmak. |
|
Alnından konuşmak : Gereksiz ve karşısındakini sinirlendirecek şekilde ölçüsüz konuşmak. |
|
Aman eller diyeceğine aman ellerim de : Kendi işini kendin yapmaya çalış. |
|
Amel olmak : İshal olmak. |
|
Amyon : Salak, enayi. |
|
An : Arazilerde sınır oluşturmuş hafif yükseklikler. |
|
Anarberi : Öteberi, eşya, herhangi bir obje. |
|
Anası kılıklı : Babası gibi mert değil. |
|
Anasına yandım : Hafif öfke ile konuyu anlatırken söylenen ön cümle. |
|
Anasını bellemek : Rakibin veya düşmanın hakkından gelmek. |
|
Andavallı : Ahmak, safça. |
|
Ānen gıreine : Ya öyle mi? Hayret ifadesi. |
|
Ānın : Hiç öyle mi olur? |
|
Anırma : Eşeklerin keyiflice ses çıkarmaları. |
|
Anıvermek : Sırrını anlatmak. |
|
Anlanmak : Eşek ve atların kum üzerinde keyif yaparcasına yatıp kalkması, hayvanların toz banyosu yapması. |
|
Annec : Karşısı, donguluk, hiza. |
|
Aralamak : Ağaçların gereksiz budaklarını ve dallarını kesmek, budamak. |
|
Aralık : Boşluk, ara. |
|
Aşırmak : Üstten geçirmek, hırsızlık yapmak. |
|
Āşina : Biraz tanıdık gelme, bildik insan gibi. |
|
Aşmak : Geçip gitmek, yolun veya dağın arkasına geçmek. |
|
Aştan : Birkaç saat sonra. |
|
Atik : Çevik. |
|
Atlayıp zıplamak : Deyim olarak kullanıldığında, hayatının bir bölümünü veya tamamını berduşca yaşamak. |
|
Atma lafı atmak : Rakibine oralı görünmeyip laf göndermek, laf çarptırmak. |
|
Avade : Düğün hediyesi. |
|
Aval aval bakmak : Faydasızca durmak, yardım etmemek, anlamamak. |
|
Avdallamak : Aldatmak, enayi yerine koymak. |
|
Avkılamak : Güç fazlalığından dolayı karşısındakini (rakibini) ezercesine hırpalamak. |
|
Avkılamak : Oğuşturmak, kırıştırmak. |
|
Avkılayıvermek : Karşısındakini güç olarak rahatça yenmek. |
|
Avmak : Hayvanların üremek için dişinin üstüne çıkması. |
|
Avra üstümün deyesin de : Hafif küfürlü sitem. (Bazen hafif kızarak, bazen keyifle söylenir.) |
|
Ayağını çekivermek : Daha önce sık sık gittiği yere artık gitmemek, uzak durmak. |
|
Ayağını denk almak : Birazcık tehdit etmek, tehlikeye karşı dikkatli olmak. |
|
Ayaklanmak : Yürümeye başlamak, eli ayağı tutar hale gelmek. |
|
Aygıt : Eşya, alet. |
|
Ayı mozası gibi : Ayı yavrusu gibi kilolu. |
|
Aykırı : Yokuş ve iniş olmayan patika yollar. |
|
Aylak : Boş, avare. |
|
Ayneşik - Burgeşik : Karışmış, karışık tarzlı bir insan. |
|
Ayneşik : Karakter yönden istikameti düzgün olmayan. |
|
Ayneşmek : Birbirine karışmak, içinden çıkılmaz hale gelmek. İpliğin, iplerin karışması, birisiyle bozuşmak. |
|
Ayran geven : Enayi, salak. |
|
Ayran gönüllü : Şıpsevdi, gördüğüne aşık olan. |
|
Ayvan (eyvan) : Evin avlusu. |
|
Azmak : Sulak yerlerde yerlerde çıkan verimsiz otların ve bitkilerin çok büyümesi, sazlık, bataklık. |
|
Azman : İri, cüsseli. |
|
B |
|
Bâdak : Bardak, ibrik büyüklüğündeki toprak veya metalden yapılmış su kapları. |
|
Badırga : Bulunulan yerde insanın hareket kabiliyetini azaltan her türden fazlalık eşya veya ayakbağı olan insan. |
|
Bağrı yuka : Fazla duygusal. |
|
Bahane aramak : Yapmamak için veya eksik yaptığı bir işte gereksiz ve alakasız sebepler ileri sürmek. |
|
Bakma gāri : Keşke, oldu bir kere. |
|
Bakmak : Sahip çıkmak, ihtiyaçlarını gidermek, gözetmek. |
|
Bakmamın gari : Hiç öyle mi olur, öyle ya! |
|
Baleyde : Bari, hiç olmazsa. |
|
Bali bali : Erkeklik organı. |
|
Banım : Bir lokma. |
|
Banmak : Bir lokma ekmeği yemeğe batırarak yemek. |
|
Başaya yapmak : Sığırların ağaca zarar vermemesi için başından ayağına ip bağlamak. |
|
Başı gabak : Başı açık. |
|
Başına dolamak : Birisinin sıkıntısına, problemine sebep olmak. |
|
Bayıra gitmek : Bağ bahçeye gitmek. |
|
Bayra : Balyoz. |
|
Be’ne : Çehre, yüz. |
|
Bedel : Zenginin evinde ve yanında kalan daimi işçi. |
|
Bel : Yamaçların aşağıya yakın kısmı, geçit. |
|
Bel boğu : Alt giyside veya şalvarda uçkurun geçtiği kanal. |
|
Bel vermek : Duvarın, betonun eğilmesi. |
|
Beleddirmek : Öfke ile karşısındakine ikaz etmek, vurunca yere yıkmak. |
|
Belemek : Bebeği beşiğine usulüne göre yatırmak. |
|
Beleyivermek : Bebeği beşiğine yatırırcasına rakibini rahatça altetmek. |
|
Bellemek : Üçgen bir kürekle toprağı kazmak, alt üst etmek. |
|
Bellilik : Sınır çizmek veya bir amaç için konulmuş işaret. |
|
Ben sana eşek diyecektim: Eşeğin boşsa, bugün ben bahçeye götürebilir miyim? |
|
Be’nesi geçivermek : Yüzü sararıverdi. |
|
Beranara : Basitçe, orta yollu, işte öyle - işte böyle. |
|
Beranara mı? : Hiç öyle mi olur? |
|
Beri : Bu taraf, bu yön. |
|
Beriki : Bu taraftaki. |
|
Bertilmek : Dokuların yaralanıp, morarması, zedelenmek. |
|
Beslenti : Evlatlık. |
|
Bezē : Galiba, herhalde. |
|
Bezez : Manifaturacı. |
|
Bezigdirmek : Çok ezmek, yassı hale getirmek. |
|
Bezime : Bazlama ekmek. |
|
Bezirtmek : Çiğnenen bir şeyin ezilerek dümdüz hale getirilmesi. |
|
Bıçık : Arazilerde oluşan hafif çukurluklar. |
|
Bıdı bıdı etme : Gereksiz konuşma, lafı fazla uzatma. |
|
Bıdillik : Çok küçük, ufak tefek. |
|
Bıkılmak : Kıvrılmak, bükülmek, eğilmek. |
|
Bıkınak : Eklem yeri. |
|
Bırkılmak : Eklemin ters dönmesi, burkulmak, kendinden geçerek bayılmak veya ölmek. |
|
Bıtrak dikeni : 1 - 2 cm. çapında dikenli kurumuş bitki. |
|
Bıymak : Üşümek, neredeyse donacak hale gelmek. |
|
Bi Topan : Bir Lokma, azıcık, küçücük. |
|
Bildiğini okuyan : İkna olmayan, inat. |
|
Bingeşmek : Birbirine girmek, damar sıkışması, kramp. |
|
Bir deri - bir kemik : Aşırı zayıf. |
|
Bir hoş : Acayip, hayret, değişik bir insan. |
|
Bir sulum : Birazcık, birkaç lokma. |
|
Bir tarafım (yanım) ağdırıyor : Durumum iyi görünse de her yönden değil. Örnek: Kızımın geçimsizliğinden bir yanım ağdırıyor. |
|
Birem birem : Az az, küçük küçük. |
|
Bitim : Çok bitmiş meyve veya mahsül. |
|
Bitmek : Ağaçların mahsül vermesi, bitkilerin yerden çıkması. |
|
Bodak : Normal boya ulaşamayan, kısa. |
|
Bodiye : Okul önlüğü. |
|
Boduç : Testinin küçüğü, tek ağızlı topraktan su kabı. |
|
Boğuntu : Boğulacak gibi, aşırı sıkıntı. |
|
Bol : Giysinin geniş olması. |
|
Bora : Varillerde depo edilen zeytinyağının en alttaki tortulu kısmı, çökelti. |
|
Bova : Guatr, troid bezinin büyümesi. |
|
Boyalı biber : Kırmızı biber, toz biber. |
|
Boza : 4 ile 14 yaş arasındaki erkek çocuklarına denir. |
|
Bö böce : Tarantula, zehirli örümcek. |
|
Böcelenmek : Şüphelenmek, şüpheye kapılmak, endişe etmek. |
|
Böğüktürmek : Haşlamak. |
|
Böğün : Bugün. |
|
Bölüşmek : Paylaşmak. |
|
Bön bön bakmak : Anlamsızca saf saf bakmak. |
|
Bu geliş : Bu defa. Örnek: Bu geliş olmadı sonra bir daha görüşürüz. |
|
Bubeşce : Papatya. |
|
Bugidenlerde : Buralarda, bu havalide. |
|
Bulama : Bulayarak koyulaştırılmış pekmez. |
|
Bulamaç : Nişasta ile yapılan tatlı. |
|
Bulamak : Karıştırmak. |
|
Bulaşmak : Dalaşmak, ilişmek, çatmak, kavga çıkarmak için sebep aramak. |
|
Burgeşik : Karakter yönden istikameti düzgün olmayan. |
|
Burmak : Sağa sola çevirmek, musluğu kapatmak, sıkmak, iğdişleştirmek, kışkırtmak. |
|
Bursak (Boğarsak) : Eş isteyen dişi sığır. |
|
Bursak tutmak : Şımarmak, yerinde duramamak. |
|
Burunlamak : İtici davranmak, yüz vermemek, uzaklaştırmak. |
|
Buruntu : Bağırsakların hafif sancılı hali. |
|
Buyurun etmek : Düğün için şifahen davet etmek. |
|
Buz gibi : Tertemiz. |
|
Bürd de : Rakibine dalış yap. (daha çok hayvanlar için kullanılır.) |
|
Bürgü : Kadınların baş örtüsü. |
|
Bürlek (böğlek) : Sığırları sokan alacalı bir sinek. |
|
Bürlek tutmak : Böğlek sineğinin ısırmasından sonra sığırların acayip davranışı ve son sürat koşması. |
|
C |
|
Cabar : Miskin, aşırı fakir. |
|
Cabarın abdest suyu gibi : Yemeğin lezzeti yok. |
|
Cadıloz : Hırçın. (Kız çocuklar ve bayanlar için kullanılır) |
|
Cafetmek : Çocukların ebeveynine mız mız etmesi. |
|
Calavlanmak : Kabarıp kalkmak, laf ile karşısındakini boğmak. |
|
Cas cavlak : Saçsız, kel, ot bitmeyen arazi. |
|
Cav cav sıcak : Çok sıcak, öğle saatleri. |
|
Cavur bozası : “Gavur çocuğu” anlamında hafif sitem ve öfkeli hitap. |
|
Cavur herif : Gavur adam. |
|
Cavur kisesi : Karşısındaki kişinin veya şahsın işinin düzgünlüğünü ve onun hafif kurnazlığını ima etmek için kullanılır. “İşin, iş ya” demek. |
|
Cavurtümanın (Gavurtımarı) : İşin iyi gitmediği zaman söylenen öncül söz. |
|
Cedid yeni : Çok yeni. |
|
Ceēp : Pekmez, turşu gibi yiyecek maddesi üzerinde biriken beyaz tabaka. |
|
Cemken : Vitrin, camekan. |
|
Cıbıldak : Çıplak, maddi durumu zayıf. |
|
Cırcır : Fermuar. |
|
Cırmalamak : Tırmalamak. |
|
Cırtlak : Fazla belirgin, iddialı renk, tiz ve çatallı ses. |
|
Cıvık : akışkan, sıvıya yakın, mert olmayan, sözünde durmayan insan. |
|
Cibir gibi : Çok ıslak. |
|
Cingar çıkarmak : Kavga çıkarmak, bozgunculuk yapmak. |
|
Combolmak : Toplanmak, bir yerde kümeleşmek. |
|
Covur öğrettiği : Yanlış eğitilmiş. |
|
Cūcū : Cırcır böceği. (Ağustos böceği) |
|
Cumdasız : Çelimsiz. |
|
Ç |
|
Çağıl : Çakıl taşı. |
|
Çakıldak : Koyunun göbek ve arka ayakları arasında oluşmuş yuvarlak gübreler. |
|
Çakıldak gibi : Çok mahsul var. |
|
Çakır : Yeşil veya mavi gözlü insan, yeşil renk. |
|
Çakışıpduru : Çoğalmış, Örnek; siğiller çakışıpduru. |
|
Çaldırgeç : Çelik çomak oyunun başka bir şekli. |
|
Çalış çalış ..…. bir karış : Ne kadar çalışsam da olacağı bu. |
|
Çanak çömlek tıngıramak : Aile içinde kavga çıkması. |
|
Çandar : Melez, karışık. |
|
Çapar : Çok açık renkte olan ten, güneşe zor bakabilen. |
|
Çapıt (çaput) : Bez, kumaş parçaları. |
|
Çatmak : Sataşmak, kavga başlatmak. |
|
Çav : Erkek üreme organı. |
|
Çeki : Oyalı yazma. |
|
Çemkirmek : Sözle saldırmak, sert konuşmak. |
|
Çemremek : Kol ve ayak bileğindeki giysiyi sıvamak anlamında kullanılır. |
|
Çenberi : Çeki, başa örtülen oyalı yazma, alt başörtüsü. |
|
Çenebaz : Çok konuşan. |
|
Çentik (çentik atmak) : Derince çizik, bıçakla veya aletle derince çizmek, bellilik yapmak. |
|
Çerçi : Pazarcı, seyyar satıcı. |
|
Çıkı : Küçük erzak bohçası. |
|
Çıkılamak : Az da olsa yiyecek birşeyler koymak. |
|
Çıklı yemek : Ekmeksiz sadece katık yemek. |
|
Çıkmık : Vücutta oluşan küçük yumrular, ur. |
|
Çımık : Atik, çevik, hızlı hareket edebilen. |
|
Çımık : İnce ayaz, hafif soğumaya yüz tutmuş hava. |
|
Çımkı : İncecik esnek sopa. |
|
Çınar : Havalı, şımarık, huysuz. |
|
Çıngıl : Ağaçlardaki kurumuş minik dallar. |
|
Çıpramak : Sıçramak, sıvı bir şeyin damlacıklarının dağılması. |
|
Çıragma : Eskiden içine zeytinyağı konulan aydınlatma feneri. |
|
Çırpan : Boyalı ip ile düz ve uzun çizgi elde etmek. |
|
Çırpanlamak : Küçücük dere göletinde balık otu ile sarhoş ederek balık tutmak. |
|
Çırpı : Odun, ince kurumuş ağaç dalları. |
|
Çıt kırıldım : Abartılı nazik. |
|
Çıtım : Üzüm salkımın küçük ayırımları, salkımcıkları. |
|
Çiğin : Omuz, omuz üstü. |
|
Çilbir : Hayvan bilhassa eşek yularına bağlı zincirli ip. |
|
Çilbiri elinde değil : Başkasının emrinde veya güdümünde. |
|
Çile : Yumak. |
|
Çip : Pek. |
|
Çipten : Gerçekten, kesinlikle, fazlaca, pek aşırı. |
|
Çiptirmek : Biçmek, dibinden hızlıca kesmek. |
|
Çitilik : Çıt çıt. |
|
Çolpak : Küçük çukur, su birikmiş çukurumsu yer. |
|
Çomak : Normal odundan biraz daha kalıplı küçük kütük. |
|
Çomaklamak : Dallarını tamamen kesmek, aşırı budamak. |
|
Çomar : Küt, kısa, yarısı kopmuş veya kesilmiş. |
|
Çotak : Ağacının dallarının ayrıldığı ana gövdeye yakın bölge. |
|
Çöm çöm sakal : Top sakal veya yanak kısımların köse olmasından dolayı sakalın çenede toplanması. |
|
Çömelmek : Dizlerin kırılarak oturuş şekli. |
|
Çörek : Saç böreği. |
|
Çövdürmek : Tazyikli idrar yapmak, idrarı uzağa doğru vardırmak. |
|
Çulsuz : İşini, düzenini kuramamış. |
|
Çuvmak : Atlamak, zıplamak. |
|
D |
|
Daakkabak : Tâ orada. |
|
Dadanmak : Alışkanlık haline getirmek. |
|
Daladı geçti : İçindeki sinirini boşalttı, yapacağını yaptı. |
|
Dalamak : Köpek ısırması, bazı böceklerin ve otların ciltte kaşıntı yapması, birisini kırmak. |
|
Dallık : Fazla gür olmayan küçük ormanlık. |
|
Damar bingeşmesi : Kramp girmesi. |
|
Dambeş : (Dambaşı kelimesinden bozulmuş.)Toprak evin üstü. |
|
Dareşmelik : Darlık, sıkışık yerleşim, dar mesken. |
|
Davran : Çabuk, hızlı hareket et. |
|
De bakem : Söyle, buyur yemekten çekinme. |
|
De bakem de : Olsun varsın moralini bozma, olur gider. |
|
De gidi de (hey gidi hey) : Daha çok maziyi hatırlama ifadesi, yazık oldu, bu kadar da olmaz ya. |
|
Debermek : Bir şeyin yüzeyinde çıkıntı oluşması, hafif urlaşma veya şişkinlik. |
|
Debgi : Matara, metalden yapılmış büyük kavanoz. |
|
Debildek : Dümbelek, darbuka. |
|
Debreşmek : Küllenmeye yüz tutmuş bir olayın veya hastalığın tekrar ortaya çıkması. |
|
Defterden silmek : Bir kişiyle hiç barışmamak üzere küsmek. |
|
Degidi imanım de : Hayret ifadesi, hayret yahu. |
|
Dellenmek : Aklını yitirmek, çocıkların şımarması, büyüklerin hızlı yaşaması. |
|
Dendi gāri : Atılıver, saldırıver, sen bildiğini yap. |
|
Deng : Eşit, hayvana sarılacak yükün bir tarafı. |
|
Denk gelmek : Karşılaşmak, aradığını bulmak. |
|
Denkleştirmek : Derleyip toplayıp ihtiyaç miktarını tedarik etmek. |
|
Derēme’lemek : Derleyip toplamak, hedefe ulaşmak. Örnek: Düğün için gerekli olan parayı zor derēme’ledik. |
|
Devrik : Gömlek veya giysi yakası. |
|
Devşirmek (Deyşirmek) : Yerden toplamak. |
|
Deyivermek : Söylemek, anıvermek. |
|
Deyman damında mı kaldın : Saçların beyazlamış. |
|
Dık demeden yapacağını yapıyor : Sinsi, yapacağını belli etmiyor. |
|
Dıkım : Bir lokma, bir ağza atış. |
|
Dıkız : Loş,dar. |
|
Dıktırıvermek : Çocuklara ve hastalara başkasının yemek ve lokmasını yedirmesi. |
|
Dın dın etmek : Mızmız etmek. |
|
Dıngıldamak : Mızmız etmek, kafa şişirmek. |
|
Dırdır etmek : Mızmız etmek, kafa şişirmek. |
|
Dırmızan : (Trabzon kelimesinden türemiş olabilir.) Ağaç korkuluk. |
|
Dibek : Taştan veya ağaçtan yapılmış havan. |
|
Dibek taşı : İçi genişçe oyulmuş, buğday dövülen büyük taş. |
|
Dibile : Ramazan ayı sahur tatlısı (kat kat hamurun baklava şeklinde kesilip yağda kızartılmış halinden sonra, günlük olarak şekerli suyla ıslatılıp tatlı haline getirilerek yenilen yiyecek) |
|
Dikin tutmadı : Ne yapıldıysa olmadı. İş olacağına vardı. |
|
Dilbaz : Tatlı dilli, konuşkan. |
|
Dilberim : Güzelim eşya, güzelim insan. |
|
Dimi (Dimidon) : Eskiden erkeklerin giydiği siyah dizaltı şorta benzer, elde de dikilebilen pantolon yerine giyilen giysi. |
|
Dindi : Yoruldu. Artık dinlenmesi gerek. |
|
Dinelmek (Dikilmek) : ayakta durmak. |
|
Dingin : Yorgun, bazen “dinlenmiş” anlamında da kullanılır. |
|
Divrîki : Dinç, iyi, sağlıklı görünümlü, fazla yıpranmamış, yaşına rağmen dinç. |
|
Divtmek : Elleyip durmak, tırnakla dokunup durmak. |
|
Dizi : Gurup, küme, miktar, sıralanmış, dizilmiş. |
|
Dokunmak : Değmek, bünyeye zarar vermek. |
|
Dolak : Atkı. |
|
Dolamak : Sıkmadan sarmak. |
|
Dolav : Dolap. |
|
Dolu : Tahıl ölçü aleti. |
|
Dombey danası gibi : İri, hantal,tembel.şişmanca. |
|
Domuramak : Mırıldanmak, kendi kendine sinirli sinirli konuşmak, mızmız etmek. |
|
Domuşmak : Tavır koyarak sessizce oturmak. |
|
Dongeç : Bidon. |
|
Donguluk : Hiza. |
|
Dökmek : Sebzegillerin mahsullerinin çıkması. |
|
Dökünekli : Pasaklı, giysileri üzerinde iyi durmayan. |
|
Döl yarıya : Bakım karşılığı olarak doğacak hayvan yavrularının birer birer paylaşılması. |
|
Dönbek : Şişkin, bombeli. |
|
Dönbelmek : Şişkinlik meydana getirmek, domalmaya benzer bir duruş şekli. |
|
Döver : Evlerde çatı altına konulan büyük yan ağaç. |
|
Dövnel : Enli, genişçe. |
|
Du’ma : Boylu poslu. |
|
Dul karı çocuğu : Öğretilmemiş, eğitilmemiş, biraz puşt. |
|
Dumanı yemek : Hapı yutmak anlamında, işin ters ve kötü gitmesinin sonucunda o kişinin zarar göreceği kanaati. |
|
Dumanlamak (Duman atmak) : Yapan kişiye keyif veren herhangi bir eylem. |
|
Duşak : Evcil hayvanların hareket kabiliyetini kısıtlamak için ayaklarına takılan ip veya zincir. |
|
Dutun (tutun) : Yakalayın. |
|
Dü’mek : Gaga, gagalamak. |
|
Dübüremek - Zübüremek : Gerisin geri kaçmak, gözden kaybolmak. |
|
Düğmücek : Açmayan gonca çiçeğin ön safhası, tomurcuk. |
|
Dümēlemek : Rulo yapmak, dürmek. |
|
Dünya kırk kulplu kazan birinden tut sen de kazan : Boş durma, hangi iş olursa olsun çalış. |
|
Dünya yansa el kadar hasılı olmaz : Hiçbir olay onu etkilemez, umursamaz, düşüncesiz. |
|
Dürtmek : Sertçe dokunmak, laf dokundurmak. |
|
Düşünekli : Düşünceli, morali bozuk. |
|
E |
|
E kahbecik sende : Bu kadar da olmaz ya! Bu ne ya! |
|
E ya : Evet öyle. |
|
Ebileg - gübeleg : Geçiştirmek, kem küm etmek, cevabı verememek. |
|
Ebilek - sebilek : Konuyu geçiştirmek, tam cevap veremeyip gevelemek. |
|
Eciği çocuğu : Hepsi birden. |
|
Eglemek : Yerden toplamak. Örnek: Zeytin egledim, zeytin topladım. |
|
Eğinlemek : Paltoyu kollarını giymeden sırtına almak. |
|
Eğirmek : Kirmanla yünü ip veya iplik haline getirmek. |
|
Eğlenmek : Alay etmek, dalga geçmek. |
|
Ehven : Daha iyi. |
|
Ekdi : Devamlı başkasından bir şey bekleyen, yüzsüz, sündük. |
|
Ekelemek : Serpiştirmek. |
|
El eli yıkar : Herkes birbirine muhtaçtır. |
|
El etmek : El ile işaret etmek, haydi demek. |
|
El ile gelen düğün bayram : Bu sıkıntıyı herkes yaşayacaksa “ben ne yapabilirim” tek başına mücadele yetmiyor. |
|
El yasırı : Esir gibi, değer verilmeyen insan, aile içinde değersiz birey. |
|
El’an : Hālā, şimdi. |
|
Elbezi : Havluya benzer el silme bezi. |
|
Elcik : Dolap veya kapı kulpu, tutacak yer. |
|
Eldek : Yumuşak başlı, uyumlu. ( Daha çok hayvanlar için kullanılır.) Cana yakın. |
|
Elden gel : Tokalaşalım. |
|
Ele bakıtma Allah’ım : Dua maksadıyla “Başkasına muhtaç etme” demek. |
|
Elen - telen etmek : Harcamasını bilmemek, imkanlarını kullanmasını bilmemek. |
|
Elengin : Hadım edilmiş. |
|
Elhamı bilmez elini silmez : Bilmemesine rağmen durmadan konuşur. |
|
Eli ayağı uzamak : Biraz fazla gezmek. |
|
Eli beğendiğin : Seçmece, seçmek serbest. |
|
Eli selek : Cömert kişi. |
|
Eli uzun : Hırsız, kendine ait olmayan her şeyi alıp götüren. |
|
Elime alırsam : Hafif tehdit edercesine “….. şöyle şöyle yapacağım” demek. |
|
Elin hallediverdiği kadın çocuk doğurmaz : Kendi yapacağın işi başkasına havale etme. |
|
Elin verdiği öğün olmaz : Başkasından yardım bekleme, kendin kazanmaya bak. |
|
Elini beline atmak : Silah çekmek. |
|
Elirgen : El yıkama kabı. (el leğeni) |
|
Elle : Dokun. |
|
Ellē : Şaka ile hafif ayıplama ve alay etme sözü. (son hece uzatılarak söylenir.) |
|
Elleme : Dokunma, kurcalama. |
|
Elmalık : Odanın dört tarafını çeviren 2 m. Civarında yüksekliği olan tek raf. |
|
Eltelim (İletelim) : Selamını götüreceğim. |
|
Emelken : Amerikan bezi için kullanılır. Kaput bezi. |
|
Emik : Akıl, beyin. Örnek: Emiğim almadı, emiğim patlayacak, aklım sarmadı. |
|
Endiresi : Bir alt kalitesi. |
|
Endiz (Endaze) : İki kol açıklığının yarısı. |
|
Eneç (İniş) : Eğimli yol, aşağıya doğru, rampadan aşağıya. |
|
Engastan : Gerçek değil, şakacıktan, kasıt yok. |
|
Engime : Aşağıya meyilli yol, eğim, rampadan eğime doğru. |
|
Enik : Kedigillerin yavrusu. |
|
Eniklemek : Kedigillerin yavrulaması. |
|
Enkire, Önküre, Enkiden : Ora, orası, oradan. |
|
Epey - epeyce : Fazlaca, çokça. |
|
Eprek : Daha çok yumuşak et için kullanılır. Ağızda eriyen veya dağılıveren yiyecek. |
|
Ergin armut : Yaş ve fiziksel açıdan ölüme hazır. |
|
Erinmek : Fazla merhametli olmak, içten acımak. |
|
Ermanlı (Ermeni) covur : Yaptığın bu kötülüğü ancak Ermeni yapar. (Bu deyim Ermeni zulmüne işarettir) |
|
Ermek : Olgunlaşmak, meyvenin olgunlaşması, hizaya gelmek, anlaşmaya hazır olmak. |
|
Esas : Doğru, gerçek, asıl. |
|
Estiripduru : Sinirli, bir sebebe bağlı olarak öfkelenmeye devam eden. |
|
Eşbahlanmak : Temayüllü, iştahlı, severek o işi yapmak, istekli. |
|
Eşed :Daha kötü, daha berbat. |
|
Eşûra : Şerli, haksızlığını veya az bir haklılığını kendi lehine çevirmek için çığırtkanlık yapan. |
|
Eved etmek : Başarı için istekli olmak, çalışmak. |
|
Evelki sene : Önceki yıl. |
|
Evin : Tahıl ve kabuklu meyvelerin iç özü. |
|
Evinsiz : Danelerin dolgun olmaması. |
|
Evsan : Kolay. |
|
Eydivermek : Çağrılan kişinin duyduğuna dair karşı ses vermesi. |
|
Eylemek : Oyalamak. |
|
Eylenmek : Boş zaman geçirmek, oyalanmak. |
|
Eyleşmek : Vakit geçirmek, ikamet etmek. |
|
Eynel : Parsel parsel, bölüm bölüm. |
|
F |
|
Fakkan : Kuş tutmak için U şeklinde yere batırılmış çubuk. |
|
Faltak : Biraz gevşek, sıkıca girmesi gereken bir eşyanın gevşek kalması. |
|
Fanti : Şımarıkça tavırları olan kız veya genç kadın. |
|
Faraz : Horoz. |
|
Fasır fasır : Hızlı hızlı, telaşlıca. |
|
Fastıreyip geçmek : Havalı veya telaşlı bir şekilde geçip gitmek, işini iyi yapmamak. |
|
Fellen – füllen etmek : Hemen bozulabilecek, eğreti. |
|
Fer : Parlaklık, canlılık. |
|
Feylini bozmak : Niyetini kötüye doğru bozmak. |
|
Fıddır fıddır dolaşıyor : Gailesiz, işsiz, şımarıkça dolanıp durmak. |
|
Fıldır fıldır : Şımarıkça tavırları olan. |
|
Fırık : Arı kuşu. |
|
Fırlama : Yaramaz çocuk. |
|
Fırlamak : Hızlıca hareket etmek, acele davranmak. |
|
Fırsat yasırlığı : Fırsatçılık, çaresizleştirmek, Fırsatını bulunca karşısındakini ezmek. |
|
Fışkı : Eşek pisliğinin toz haline gelme durumuna yakın hali. |
|
Fıydırmak : Bir nesneyi ileriye atmak. (Fıldarmak şeklinde de kullanılır.) |
|
Filkem filkem : Çok eski, dökülecek kadar eski, lime lime. |
|
Fit vermek : Tarafları kışkırtmak. |
|
Fodul : Kendini bilmez, havalı, kendini beğenmiş. |
|
Foluz : İçindeki boşlukların, deliklerin çoğalması, kalbur gibi olması, büyük kalbur. |
|
Foluzlaşmış : Kalbur gibi eskimiş, çürümüş, lime lime. |
|
G |
|
Gabak : İnsan için kullanıldığında ne konuştuğuna pek dikkat etmeyen, gereksiz ve anlamsız konuşan, tatsız - tuzsuz kişi. |
|
Gabak covur : Iımlıca karşısındakine sitem etmek, bu sitemden karşısındaki kişi pek alınganlık göstermez. |
|
Gabak gabak konuşmak : Gereksiz, geveze konuşmak. |
|
Gabaklanmak : Yerli yersiz, gereksiz konuşmak. |
|
Gabeç : Mazı ağacının oyun bilyası gibi kullanılan mahsülü. |
|
Gabilak kafa : Fazla kel. |
|
Gabur gubur etmek : İçten içe meraklanmak, sinirlenmek. |
|
Gadeyş : Sevgi ifadesi olarak küçüklere seslenmek. (kardeş) |
|
Gadeyşim (Gaccim) : Yaşı büyük olanların daha küçüklere, bilhassa çocuklara sevgi hitabı. “Kardeşim” kelimesinden bozulmadır. |
|
Gagildak : Husye, hayalar. |
|
Gaile : Düşünce, meşguliyet. |
|
Gālā : Karılar, kadınlar. |
|
Galak : Boynuz. |
|
Galan - Gāri : İşte durum bu şekilde, işte böyle. |
|
Gale : Sincap. |
|
Galgımak : Oynayıp zıplamak, boş işlerle uğraşmak. |
|
Galisiz : Düşüncesiz, umurunda değil. |
|
Galp : Ağırkanlı, tembele yakın, eli ağır. (kalp) |
|
Gamaddırmak : Vurunca yere sırtını yukarı getirmek, yüzüstü düşürmek. |
|
Gamanmak : Yüzü koyun yere düşmek. |
|
Ganāre (Kanare) : Kasaphane veya mezbaha önünde et yemek ve kan yalamak için bekleyen köpek. |
|
Gandak : Altı boş hafif veya orta uçurum. |
|
Ganırmak : Bir nesneyi ters yöne doğru zorlayıp kırılacak duruma getirmek, zıddına doğru eğmeye çalışmak. |
|
Ganrılmak : Arkaya doğru devrilmek. |
|
Garman - çorman : Karışık. |
|
Gaşgın : Ağaçların taze sürgünleri. |
|
Gaştarmak : Himaye etmek, korumak. |
|
Gav (Kav) gibi : Ağır sanma, çok hafif |
|
Gavilleşmek : Sözleşmek. |
|
Gavsak : Biraz boşluk kalmış, gevşek. |
|
Gavsal : Kuru yaprak. |
|
Gavsal gibi : Çok hafif, ağır değil. |
|
Gavurların sünnet düğününe kadar : Bir işin sona ermeyeceği, çok uzayacağı manasında kullanılır. |
|
Gayaf : Mal alım satımında aracılık yapan, büyük tüccarlar veya şirketler adına mal toplayan. |
|
Gayd işlemek : Birşeylerle meşgul olmak, o anda çalışıyor olmak. |
|
Gaygına : Yumurtanın un ve yağ ile karıştırılıp çırpılıp, baharatla pişirilmesi. |
|
Gayıt : İş, meşguliyet. |
|
Gaysak : Hafif kabuk bağlamış kir. |
|
Gaysaklı : Kirli. |
|
Gaz gāmantı : Karışıklık, arbede, dağınık eşya. |
|
Gazal : Kuru yaprak. |
|
Geberesi : Beddua, “ölsün” anlamında ama daha çok öfke bildirir. |
|
Gebermeyesi : Ne kadar sevimli bir çocuk! |
|
Gebeş : Enlemesine ve öne doğru orantısız göbekli. |
|
Geçen gün : Bir kaç gün önce. |
|
Gedey : Haney. |
|
Gedik : Geçit, bahçe kapısı. |
|
Geh geh, gel viti viti : Kümes hayvanlarına yem verme çağrısı. (Bu ifadeler tekrarlanır.) |
|
Gel bi bi bi : Civcivleri ve tavukları yem yemeye çağırmak. |
|
Gelin öncüsü : Düğünden sonra gelinin evinde yapılan ilk basit töreni. |
|
Gen : Sürülmeyen yer, nadasa kalmış toprak. |
|
Gēnebit : Karnabahar. |
|
Gerē gibi : Fazlaca, çok, gereğinden fazla. Örnek: Gerē gibi susamış. |
|
Gerēmek : Yanan ateşten veya çok güneş görmekten aşırı kurumak, kumaşın tutaşacak hale gelmesi, çürür gibi olması, esnekliğini kaybetmesi. |
|
Gerinmek : Kas ve eklemlerin kendiliğinden oluşan rahatlama refleksi. |
|
Gev gev edipdurmak : Boş boş konuşmak, sonuca varamamak, karar verememek. |
|
Geveze : Yersiz konuşan. |
|
Gevik : Alt dişleri öne doğru çıkıntılı olan. |
|
Gevmek : Çiğnemek. |
|
Gevremek : Esnekliğini kaybetmek. |
|
Geyin : Zaten. |
|
Geyinnemden : Zaten onun durumu öyleydi, onun öyle yapacağı belli gibiydi. |
|
Gezenti : Çok ev gezisi yapan kadın. |
|
Gıcıramak : İyice sinirlenmek. |
|
Gıcıreyipduru : Her an patlayabilir, çok sinirli. |
|
Gıç oturak dil bıtırak : Oturduğu yerden emreden. |
|
Gıdılanmak : Oyalanmak. |
|
Gıdım gıdım : Az az, küçük küçük. |
|
Gıldır gucak : Şöyle böyle, idare eder. |
|
Gıleylemek : Bilenmiş kesici alete son şeklini vermek, bileme işleminin son aşaması. |
|
Gıli gıli : Erkeklik organı. (Çocuk yaştakiler küfür ederken daha çok kullanır.) |
|
Gılîbetsiz (Gılîbet yok) : Görüntüsü ile güven vermeyen, kötülüğün yüze yansıması. |
|
Gıncılım atmak : Hayvanların veya bilhassa eşeklerin arka ayaklarıya çifte atması. |
|
Gıpçıklanmak : Huylanmak. (Binek hayvanları için kullanılır) |
|
Gıreç : Biraz sarışın kişi. |
|
Gıren giresi (kıran giresi) : Bedduadır, bazen de “hafif sevgi” eder, “şu çocuğun güzelliğine bak gıren giresi” gibi. |
|
Gırım gırım kavga etmek : Ağız dalaşını ileri götürmek. |
|
Gırla gitmek : Karşısındakine veya rakibine genişçe sövmek. |
|
Gıtmik : Mazı ağacından koparılmış nostaljik bilyanın küçüğü. (Küçük gabeç) |
|
Gıvgılamak : Şikayet edip kışkırtmak, dolduruşa getirmek. |
|
Gıvlamak : Haşerelerin ve böceklerin çoğalması. |
|
Gıylamak (Kıyılamak) : Kenara veya sınıra paralel yürümek, bahçe kenarlarının imarı. |
|
Gıymık : İnsan eline ve ayağına giren minik ağaç parçası. |
|
Gızak : Öfkeli. |
|
Gızi : Gelişmemiş, çok cılız. |
|
Gidişmek : Kaşınmak. |
|
Gine - Gene : Yine, bir daha. |
|
Girivermek : Saldırmak, taciz etmek. |
|
Gīşılanmak : Bayanların örtülerini süslü bir şekilde örtmeleri, kendilerini alımlı hale getirecek şekilde süslenmeleri. |
|
Go’lan gozak : Mazı ağacının kahverengi yuvarlak mahsulü. |
|
Gocuk : Mont. |
|
Golan : Bebekler sırta sarılırken kullanılan dokuma ip. |
|
Goruk Tavuk : Yumurta basmış veya yavrularını yeni çıkarmış tavuk. |
|
Gov sokmak : Bir haberi, bir olayı kışkırtarak, abartarak aktarmak. |
|
Govsak : Biraz boşluk kalmış, gevşek, içi boş. |
|
Govsulama biber : Yaz mevsiminde kurutulmuş biberin ateşte közlenmesi veya yağda kızartılması. |
|
Govuz : Kovuk, delik, çokça delikleri bulunan nesne. |
|
Göbelek : Şişman, yuvarlak. |
|
Göbüt : Tembel, üşengeç. (Görevini yapmayan çocuklar için kullanılır.) |
|
Göde : Henüz yeşilliği tam kaybolmamış ve kuruma safhasına tam geçmemiş incir. |
|
Gödelemek : Tam olgunlaşmamış inciri ağaçtan düşürüp kurumaya bırakmak. |
|
Göğe göğe çığmak : Sevinçten veya kederden zıplamak. |
|
Göğermek : Yeşillenmek. |
|
Gök : Olgunlaşmamış ham meyve, gökyüzü. |
|
Gök boğaz : Yemeğe saldıran, aşırı yemek yiyen. |
|
Gök görmedik : Sonradan görme, zenginliği kaldıramayan, birden havalara giren. |
|
Gökbaşlı cavur : Hafif öfkeli haldeyken karşısındakine rahatça söylenebilen bir deyim. (belki de şekil itibariyle gavurlara benziyorsun anlamında olabilir.) |
|
Gökgözlü : Mavi gözlü. |
|
Gölenmek : Hayvanların boynuna ip dolanıp kendi kendine boğulması. |
|
Gönek : Amerikan bezinden yapılmış geniş fanila. |
|
Gönüllemek : Gönlünü almak, sevgisini kazanmak,memnun etmek. |
|
Görmedin mi gāri : Hiç öylemi olur? |
|
Görünüvermek : Tehditvari karşı çıkmak, azarlamak. |
|
Göt cep : Arka cep. |
|
Göverti : Yeşillik belirtisi. |
|
Göz - Kulak olmak : Korumak ilgilennmek. |
|
Gözden ırılmak : Gözden düşmek, değerini kaybetmek. |
|
Gözleri belermek : Çok sinirlenmek. |
|
Gözlerim macıt gibi : Uykusuzum. |
|
Gözlerinde fer kalmamış : Görme yeteneği zayıflamış, ihtiyarlamış. |
|
Gözü kamaşmak : Ani ışıktan gözün rahatsız olup tam görememesi. |
|
Gubat : Kaba, hantal, ölçüleri anormal. |
|
Gulu gulu kuşu : Baykuş. |
|
Gurk olmuş : Kuluçkaya yatmış kuş veya kümes hayvanı. |
|
Gurman : Ormanlık alan. |
|
Gursak : Mide. |
|
Gursak gızī : Mide yanması. |
|
Gurut gibi : Fazla kirlenmiş eşya veya elbise. |
|
Guz : Kışın güneş görmeyen arazi veya bağ bahçe. |
|
Güdük : Kısa, normal boya ulaşamamış. |
|
Güdümbeç : Kur’an okumayı veya bir yazıyı öğrenirken takip etmek için kullanılan işaret çubuğu. |
|
Gümbēlek : Yuvarlak, şişmanca, oval, şişman kap veya kulpsuz testi. |
|
Gün karası geçer gön karası geçmez : Güneş karasının izi geçer ama karakterdeki kötü leke geçmez. |
|
Gündüz gözüyle : Gündüz vakti bakılsa vey yapılsa daha iyi olur. |
|
Güs güzel : Basbayağı. |
|
H |
|
Hā deyiver : Tamam de ama yapma, duyduğuna inanmış gibi görün ama içinden inanma. |
|
Ha deyiverince olmuyor : İstediğin zaman her şey hazır olmuyor, istendiği zaman olmuyor. |
|
Ha ha ha hi hi hi : Gülüpduruyor, zamanını boş ve faydasız zevk-ü sefa içinde geçiriyor. |
|
Hah hah : Köpeği çağırma sözü. |
|
Hamamlık : Banyo. |
|
Hamlatmak : Aşırı sıcakta bırakmak, aşırı terletmek. |
|
Hangi parmağı kessen acımaz : “Evlatlar arasında ayrım yapmamaya çalışıyorum” demek. |
|
Hankīda : Nerede? |
|
Hanpılat : Ağırlığı az olmasına rağmen hacmi fazla olan. Örnek: Kurutulmuş ot. |
|
Harānı : Geniş tencere, “karavana” kelimesinden bozulmuş olabilir. |
|
Harım : Sebze dikilen küçük sulak bahçe. |
|
Harın marazı : Şeker hastalığı, aşırı yeme tutkusu, doymayan |
|
Harman kovmak : Biçilmiş ekinin saman ve danelerini ayırmak, bulunduğu mekanda fazla hareketli olmak. |
|
Harmanlamak : Genişten almak, Farklı kaliteli malları birbirine karıştırmak. |
|
Hart hurt etmek : Kaba ve sert davranmak. |
|
Hasıl : Başak çıkarmamış yeşil arpa. |
|
Haşar : Şımarık, fazla baskın, huysuz eşek. |
|
Hava cisem cisem yağıyor : Yağmur çiselemesi, hafif yağış. |
|
Hava çımık : Hava biraz soğumaktan yana dönmüş. |
|
Hava çiliyor : Yağmur hafif hafif yağıyor. |
|
Hava şavkarmış : Sabah olmuş. |
|
Hâvst : Yük sarılmış hayvana sakin ol, dikkatli ol, yıkılma anlamında moral takviye sesi. |
|
Haymeded : Nasıl olsa. |
|
Hayvanı parayla insanı bedava güderler : Attığın adımlara dikkat et, yanlış işler yapma, senin ne yaptığını herkes bilir. |
|
Helemme : Ama, fakat, lakin. |
|
Hemi : Tamam mı? Emi? |
|
Hep barap : Hep beraber. |
|
Her attığımı vursam karıya da alırım bir tüfek : Bütün işler hep kârlı olmayabilir. |
|
Herek : Asma vs. gibi ağaçlara destek maksadıyla dikilen hazırlanmış ağaç. |
|
Herif : Adam, sevilmeyen adam. |
|
Hesapsız kasap bir yerine kaçar masat : Hesapsız harcayan sonunda iflas eder. |
|
Hesiyet : Haysiyet, değer. |
|
Hevfsiz : Dikkatsizce, farkında olmadan. Örnek: Rahat rahat yürürken aniden korkutulmak. |
|
Hı hı : Evet evet. |
|
Hıramak : Aşırı istek. |
|
Hırlı değil : Pek makbul birisi değil. |
|
Hırlı olsaydı : İyi birisi olsaydı, kurallara uygun yaşasaydı, akıllı uslu yaşasaydı. |
|
Hırsız : Normal anlamının dışında, bidonlardan yağ çekmeye yarayan pompa. |
|
Hışınmak : Saldırı pozisyonuna girmek, genellikle boğalar için kullanılır. |
|
Hışır : Zayıf, fazla cılız. |
|
Hıyanet : Şımarık, hain. |
|
Hiyaltı : Hayalet gibi bir şey. Aniden göze ilişip kaybolan. |
|
Hoh hōrt : Sığıra “yürü” demek. |
|
Hora geçmek : Makbule geçmek,memnun kalmak. |
|
Horantalı : Forslu, havalı. |
|
Horsunmak : Rakibini küçük görmek, basite almak. (Bundan dolayı yenilebilir.) |
|
Hūden : Şuradan. |
|
Huna bak : Şuna bak. |
|
Hura (Hurası) : Şura, şurası. |
|
Hūşümlenmek : Endişelenmek, şüphelenmek. |
|
Huu : Hey. |
|
Huylanmak : Şüphelenmek,tereddüde düşmek. |
|
I |
|
Ih : Deveye “yere çök” komutu. |
|
Ihıldamak : Hafif acı duymak, inilti. |
|
Ihımbak : İşte gör, işte bak. |
|
Ihtırmak : Yola getirmek. |
|
Ilınganlık : İçinde aşk kıpırdaması, elektrik almak. |
|
Imsık : Geri duran, girgin olmayan, fazla sessiz. |
|
Imzımak : Yemeğin veya yiyeceğin bozulması, aşırı bayat. |
|
Ingıraz : Mariz, hafif ağrılı sızılı, cılız, hastalıktan dolayı keyfi kaçmış. |
|
Irbını bilmek : Usulünü, yöntem ve tekniğini bilmek, usulüne göre iş yapmak. |
|
Irgılamaz : İlgilendirmez. |
|
Irk seçmek : Yemek seçmek. |
|
Irlanmak : Sabit bir nesnenin yerinden oynaması. (Örnek : Dişim ırlandı) |
|
Isılmış : Nemlenmiş, diriliğini kaybetmiş kabuklu yiyecek veya eşya. |
|
Ismak : Sıkmak, Bir nesnenin iki ucunu biraz daha daraltmak. |
|
Isranı (Israğan) : Ekmek çevirme, hamur karıştırma aleti, spatula. |
|
İ |
|
İbik : Kümes hayvanlarının başlarının üzerindeki çıkıntı. |
|
İbrik : Testiden küçük bakır su kabı. |
|
İçi gabur gabur etmek : Düşüncelerini dışa vurmadan içinde fırtınalar esmek. |
|
İçi kıyılmak : İçten içe acı ve sıkıntı duymak. |
|
İğlek : İnciri dölleyen sineklerin geliştiği yeşil incire benzeyen meyve, erkek incir. |
|
İğlemiş mavramış : Çok zayıflamış, yazık olmuş. |
|
İğli : Fazla zayıf. |
|
İki yakaya gitmek : İşlerini takip için değişik yerlere gitmek. |
|
İlāna : Lahana. |
|
İldi : Değdi, hedefi vurdu, hedefe vardı. |
|
İldirmek : Hedefe atılan nesneyi isabet ettirmek. |
|
İlenmek : Beddua etmek. |
|
İlik : Düğme. |
|
İllem tekin : Şayet olmazsa. |
|
İnadım inat adım kara Ahmet : İnanında ısrar etmek,inadını sürdürmek. |
|
İnar gafa : Aksi, inat, kendi bildiğinden başka şeyi kabul etmeyen, kıt akıllı. |
|
İnce dalan : Şişman olmayan uzun boylu insan. |
|
İncir alcası : İncirlerin yeni yeni olgunlaşmaya başladığı Ağustos başları. |
|
İncir dökmek : Haftada bir incirin mahsulünü ağacından düşürüp, toplamak. |
|
İnsan kendi lafını en son duyar : İnsan kendisi veya yakınları aleyhindeki sözleri genellikle toplumda yayıldıktan sonra duyar. |
|
İnsan kısmı : İnsanoğlu. |
|
İrabet etmek : Rağbet etmek, iyi karşılamak. |
|
İrezil (erezil) olmak : Mahçup olmak, yaşam kalitesinin standartın çok altında olması. |
|
İrim : Daracık geçit veya iki evin birbirinden nem almaması için bırakılmış boşluk. |
|
İskemle : Küçük sehpa. |
|
İsli : Gülümsemeyen, biraz somurtkan, görüntüsü itici insan. |
|
İspirte : Kibrit. |
|
İstenci : Dilenci. |
|
İş kesmek : Sıkıntı vermek, karşısındakine eziyet vermek, zora sokmak. |
|
İşler uz gitmiyor : İşler yolunda değil. |
|
İşlik : Kadın gömleği. |
|
İtēgi : Bazlama yapmak için üzerinde çalışılan deriden yapılmış un ve hamur sergisi. |
|
İyi edivermek : Gizli aşk yaşanıldığını ima etmek için konuşulan sözler. |
|
K |
|
Ka’maklamak : İtmek, sürmek. |
|
Kaba saba : Davranışları kaba olan, itici. |
|
Kabak suyu temizler : O ancak ölünce ıslah olur. |
|
Kabarmak : Şişmek, üstün görünmeye çalışmak. |
|
Kahkül : Alın üzerine indirilmiş saç. |
|
Kakışmak : Zıdlaşmak, iddialaşmak. |
|
Kakmak : Çakmak. |
|
Kaldır - gucak : Az, azalmış, bereketsiz mahsül. (sanki kucağa alınabilecek kadar az) |
|
Kancık davranmak (Gancıklanmak) : Tuzak kurmak, arkadan vurmak, hile ile rakibi altetmek. |
|
Kanım kabardı : Çok sinirlendim, tansiyonum yükseldi. |
|
Kansırmak : Boğazı sürterek bronşlardan tükürük çıkarmak. |
|
Kap gacak : Çanak, tabak gibi mutfak eşyaları. |
|
Kapız : Derin ve ıssız dere. |
|
Kara çalmak : Suçlamak, iftira etmek. |
|
Karaltı : Hayalet, karanlıkta beliriveren bir şey. |
|
Karı ağız : Erkeklerden ziyade kadınlarla oturmayı seven ve evde daha çok kadının sözüne göre hareket eden erkek. |
|
Kart (Gart) : Yaşlı, taze yeme zamanı geçmiş kabuklu yiyecekler. Örnek: Çağlalar kartlaşmış. |
|
Katık : Ekmek ile yenilen aş veya azık. |
|
Katır tırnağı : Bir nesnenin düz değil eğik kesilmiş hali. |
|
Katmak : İçine koymak, ilave etmek. |
|
Kaydırma : Tek tarafa meyilli etrafı açık çatı. |
|
Kayımpak : Hafif kaygan, pürüzsüz. |
|
Kaykılmak : Karşısına dikilmek, zıddına zıddına davranmak, inatlaşmak, rahat ve boş tavır sergilemek. |
|
Kaypak : İki yüzlü, dönek. |
|
Kazık süpürge : Süpürge otundan yapılmış uç kısmı körelmiş sert süpürge. |
|
Ke’meç : Eski şalvar veya eski elbise. Aşırı eskimiş kadın şalvarı ve giysisi. |
|
Keçinin yemediği ot başını ağrıtırmış : Bilmediğin işi yapma, bulaşma. |
|
Kekiç : Çene. |
|
Kekir : Dili burkan bir tat, olgunlaşmamış meyve tadı. |
|
Kel : Fazla sinirli, titiz, pimpirikli. |
|
Kel kör idare etmek : İhtiyarlıkta hastalıklarla beraber hayatı idame ettirmek. Maddi açıdan da zor geçinmek. |
|
Kelek : Olgunlaşmamış karpuz. |
|
Kelek herif : Birisine kızgınlık ifadesi. |
|
Keler kuyruğu : Yuvarlak bir nesnenin incelerek konikleşmesi. |
|
Kelimi kızdırma : Kafamı bozma. |
|
Kemki : Ön dişleri ve çene yapısı bozuk olan, dişlek. |
|
Kemsik : Meyvelerin orta gövdesi, yenmeyen atık kısmı. |
|
Kepçe ağızlı : Ağlayan çocuklara veya genç kızlara söylenir. |
|
Kepenek : yünden yapılmış kalın çoban paltosu. |
|
Kepirim : Beceriksiz, normal bir işin hakkından gelemeyen. |
|
Kepirim kesesi : Aşırı ve inadına beceriksiz. |
|
Kerata : Çocuklara sevgi ile karışık hitap sözü. Bazen de hafif öfke bildirir. |
|
Kerēki : İncir dökmeye yarayan, ağaçtan yapılmış çengelli sırık. |
|
Kertmek : Yan tarafından veya ucundan biraz düzensizce kesmek. |
|
Kesik : Arazi sınırlarında oluşmuş, uzun derin olmayan çukurlar. |
|
Keş para : Peşin para, peşin alışveriş. |
|
Kevgiri çıkmış : Hafif alaylı şekilde fazla zayıf olduğunu belirtmek. |
|
Kıl kuyruk : Gıcık, tip, mızmız, a sosyal. |
|
Kımkıs : Cimri, cimri olduğunu çaktırmamaya çalışan fakat karşı tarafca cimri olduğu bilinen kişi, eli sıkı. |
|
Kıpırak : Hareketli. |
|
Kırarmak : Ağarmak. |
|
Kırçıllı : Siyah - beyaz karışık renk. |
|
Kırçıllılık yapmak : İşi yokuşa sürmek, sonuçlandırmamak. |
|
Kırıntı : Parçacık. |
|
Kırklamak : Şer’an temizleninceye kadar yıkamak, aşırı yıkamak. |
|
Kırkma : Bayanların saçlarının üst kısımlarını örtüp, her iki şakak kısmından birer tutam saçını çıkarması. |
|
Kırkmak : Saç veya kıl kesmek. |
|
Kırnap : Sağlam ince ip. |
|
Kırpmak : Kısaltmak. |
|
Kısım : Avuç, bir grup. |
|
Kıvrak : Eli çabuk, işini hızlı yapan. |
|
Kıyıdan kıyıdan : Alaylı bir şekilde “çek git” demek. |
|
Kıypıttırmak : Üzerine düşen görevi yerine getirmemek için çaktırmadan kaytarmak, hedef saptırmak. |
|
Kızak : Öfkeli, aniden parlayan. |
|
Kızdırmak : Isıtmak. (su kızdırdım, su ısıttım gibi) |
|
Kih demek : Bıkkınlık duymak. |
|
Kirman : Ağaçtan yapılmış yün eğirme aleti. |
|
Kise : Zat, kişi. |
|
Koca ağız : Sır tutamayan, gereksiz konuşan, iş yaparken oyalanan, işi rötara alan. |
|
Koca palamuta gitmek : Ölmek veya ölümü yakın. |
|
Kokili : Fazla kirli, pasaklı kişi. |
|
Kokkun : Temiz olmayan, pis kişi. |
|
Kokkun covur : Ahlaksız, yaramaz kişi. |
|
Kopuk : Yaşantısı düzgün olmayan. |
|
Kostak kostak : Havalı havalı. |
|
Koyuvermek : Salıvermek, serbest bırakmak. |
|
Koz vermek : Rakibe fırsat vermek, haklılık payı ve avantaj vermek. |
|
Kök : Borcuna sadık olmayan, inatçı. |
|
Kökenden kopmuş : Sağlığını yitirmiş, hayatın sonuna yaklaşmış. |
|
Kömeli : Çok, toptan, fazla miktarda, topluca mal. |
|
Kön pazarı : Toptan satış, fiks fiat. |
|
Köpeğini uyutmamak : “İşin peşini bırakmamak” demektir. |
|
Köpek gözünden bahar almaz : “Taciz edercesine bakma” diye ikaz etmek. |
|
Köpek kadar haysiyetin olsun : Birazcık değer ver. |
|
Köpek taşlamak : Bir mesleğe sahip olamamak. |
|
Kötürge : Büyük taşları veya kütükleri vb. yerinden kımıldatmak için kullanılan ağaç veya demirden yapılmış el aleti, manivela. |
|
Köy odasına çekilmek : Aralarında niza bulunan kişilerin köy muhtarlık odasına çağrılarak ara bulunmaya çalışılması. |
|
Kuçu kuçu : Köpeği çağırma sözü. İnsana söylendiği zaman “köpekleşiyorsun” demek. |
|
Kunduz gibi : Simsiyah, saçları çok siyah. |
|
Kupey : İyi cins veya tavşancı av köpeği. |
|
Kurcalamak : Anlamadığı halde bir cihazla oynamak, işi karıştırmak. |
|
Kurum gibi : Simsiyah. |
|
Kuytu : Ücra köşe, ıssız yer, rüzgar tutmayan çukur. |
|
Küllenmek : Bir olayın veya duyulan ruhsal acının hafifleyip unutulmaya yüz tutması. |
|
Küreklemek : Yemek yerken normalinden fazla kaşıklamak, fazla yığarak yemek, ekmeği çukurlaştırarak katığı fazla almak. |
|
Küremek : Toptan satın almak, kürekle toplamak. |
|
Küt : Ucu sivri olmayan, kesmez olmuş kesici alet. |
|
Kütelmek : Maddi gücün zayıflaması. |
|
L |
|
Laf çatmak : Yüzleşmek. |
|
Laf sokmak : Kavga yaparcasına sözle paylamak. |
|
Lafazan : Sözünü esirgemeyen. |
|
Langoz : Salak, kıt anlayışlı, anlamak istemeyen. |
|
Lav lav etmek : Ne konuştuğunu bilmemek, gereksiz laflar etmek. |
|
Lēlengi : Hamurdan yapılmış küçük boğaça türü bir yiyecek, lokma. |
|
Lö’lü geliyor : Korkutmak için çocuklara söylenir. (Hz. Ömer’in katili Ebû Lülü’dür, bu kelime oradan gelmiş olabilir) |
|
M |
|
Macıt gibi : Olgunlaşmamış, tatsız, ham meyve, biraz da ekşi. |
|
Mahsustan : Kasten, özellikle. |
|
Mal bölmek : Miras paylaşmak. |
|
Malama : Hayvan yiyeceğinin karışımı. |
|
Māne bulmak (Bahane bulmak) : Haksız çıkarmak, hatalı görmek, suçlamak. Yapılan yanlışlığı konuşmak, yapılan işten dolayı ayıplamak. |
|
Māriz : Hastamsı, cılız. |
|
Mastak mastak kokmak : Küf kokmak, nem kokusu almak. |
|
Mavramış : Zayıflamış. |
|
Mavrı : Ham meyve, kekir, olgunlaşmamış. |
|
Maymun : Şımarık. |
|
Maynumu çıkıbakı : Şımarıklığı her halinden belli. (Genç ve şımarık bayanlar için kullanılır.) |
|
Maytap etmek : Dalga geçmek, alay etmek. |
|
Mecali yok : Gücü ve takati yok. |
|
Meccanen : Bedava, karşılıksız, parasız hizmet. |
|
Mehelsiz : Uygunsuz, kuralsız, yersiz, yerine göre davranış göstermeyen kişi. |
|
Mel mel bakmak : Garip garip çaresizce bakmak. |
|
Meletmek : Yola getirmek, yalvartmak. |
|
Melettirmek : Yalvarttırmak, yola getirmek. |
|
Memişhane : Tuvalet. |
|
Mertek : Uzunca odun veya ince kereste. |
|
Mestli dozerler : Yol yapımında bizzat güç sarfederek çalışan ihtiyarlar. (Tamamen yöresel bir tabirdir) |
|
Meş vermek : Deride oluşan şişkinliğin iltihaplanıp patlayacak duruma gelmesi, çıbanlaşması. |
|
Mevremek : Aşırı istek. |
|
Meymenetsiz : İyi birisi değil, yaramaz kişi. |
|
Mezbelelik : Terk edilmiş yer, bakımsız bırakılmış ev veya yerleşim alanı. |
|
Mıccıklanmak : Olacak bir işi bitirmemek, karar vermekte zorlanmak, sinameki. |
|
Mıcı mıcı : Mızmız, gereksizce uzatıp karar veremeyen. |
|
Mıkır : Cimri, eli sıkı. |
|
Mıkıreç : Taş duvar örülürken harçla dıştan desen vermek. |
|
Mırığı erik : Morali bozuk. |
|
Mırın gırın etmek : Memnun kalmamak, biraz sinirli tavır sergilemek. |
|
Mırmır : Kabadayı. |
|
Mıymıntı : Mızmız, kararsız, sevimsiz. |
|
Mızıkçılık : Oyun bozan, kuraldışı hareket eden. |
|
Mızmız : Sözleriyle durmadan baş ağrıtan, sıkıntı veren. |
|
Minek : Çeldirgeç oyununda ilk etabın kazanılmasından sonra yapılan özel vuruş. |
|
Misir (mısır) : Hindi. |
|
Muçu (mıçı) : Gavur çocuğu. |
|
Muf (mıh) : Çivi. |
|
Musandıra : Yüksekçe dolap. |
|
Musluk : Yollarda içine su küpü konulan basit su evi. |
|
Muşaf : Denk, aynı hizada. |
|
Muşbak : El dikişi ile yapılan bağ. |
|
Muştulamak : Sevinilecek bir haber vermek, müjdelemek. |
|
Müflüz (müflis) : Kendini toparlayamayan, aciz, pasaklı. |
|
Mühre bağlamak : Yaranın kabuk bağlaması. |
|
Mükellef olmuş : Ergenlik çağına gelmiş. |
|
N |
|
Nah : İstediğini benden koparamazsın. |
|
Nal toplamak : Asıl hedefi kaçırıp, geriye kalanlarla yetinmek. |
|
Namariğne : Teneke. |
|
Namazla : Seccade, namazgâh kelimesinden bozulmuş olabilir. |
|
Nazarcığım ilmesin : Nazarım değmesin. |
|
Nıh demiş burnundan düşmüş : Huyu o kadar benziyor ki, aynısı. |
|
Nüsûbet : Öfke anında karşısındaki kişinin yamuk ve yaramaz bir insan olduğunu ifade eder. |
|
Nüzül olmuş : Felç olmuş. |
|
O |
|
Oba : Köy mahallesi, küçük yerleşim, geçici yerleşim yeri. |
|
Oddorahim : Aman Yarabbim, hayret, Allah Allah şu işe bak. |
|
Odun eylemek : Odun kesmek. |
|
Of bile demedi : Fazla ağrı ve acıya katlandı. |
|
Oğalmak : Nefes alamamak, bayılacak hale gelmek, nefessiz kalmaktan dolayı morarmak. |
|
Okuntu : Düğün davetiyesi olarak verilen küçük hediye. Örnek: Şeker veya bir kutu kibrit. |
|
Olacak buzağı b….dan belli olur : Bir çocuğun veya bir kişinin, gidişatına göre geleceğini bilmeye çalışmak. |
|
Omar diyecek dudak sivrilişinden belli olur : Zaten o kişinin ne yapacağı belli. |
|
Ona’lamak : Tamir etmek, düzeltmek, onarmak. |
|
Ondan kere : Ondan dolayı, ondan sonra. |
|
Onmak : Hastalıktan iyileşmek, dertlerin arkasına kalmak. |
|
Oruç sıymak : Orucu açmak, iftar etmek. |
|
Oturmaya gitmek : Yatılı olmayan ev gezmesi. |
|
Oyurtmak : Abartılı, ilaveli, yalan katmak, mübalağalı anlatım. |
|
Ö |
|
Öbek öbek : Yığınak, küçük küçük yığıntılar. |
|
Ödlek : Korkak. |
|
Ödü sıtmak : Çok korkmak. |
|
Ödüm sıttı : Çok korktum. |
|
Öğürmek : Kusmak için mide ve ağız arasından gelen doğal refleks. |
|
Öleşmek : Bölüşmek, paylaşmak. (üleşmek) |
|
Ölgülük : Baş sağlığına gitmek. |
|
Öngücü : Bu durumda, bu halde, işte böyle, öyle ya. |
|
Önkûde : Orada. |
|
Önküre : Orası. (enkire) |
|
Öte beri : O taraf, bu taraf, eşya, her türlü ev ihtiyacı. |
|
Ötê gün : Geçen gün, yakın geçmiş. |
|
Ötürmek : İshal olmak. |
|
Ötürük : İshalli dışkı. |
|
Övür övür : Etap etap,bölüm bölüm,kademe kademe, aynı ayar. |
|
P |
|
Pâdı : Kütükten ayrılmış büyükçe odun parçası. |
|
Palaz : Avlanabilecek iriliğe ulaşmış keklik. |
|
Paldır küldür : Kuralsız, kabaca davranış. |
|
Paldıramak : Kavga çıkarmak, sesini yükselterek ağız dalaşı yapmak. |
|
Pançak atmak : Sertçe elinin 5 parmağını kullanarak tırmalamak. |
|
Pāpıyı yemek : Ders alacak şekilde bir süreç yaşamak, azarlanmak. |
|
Pasınbak : Basamak, merdiven. |
|
Pasıramak : Heyecanlanmak, telaşlanmak, heyecandan vücudun titremesi. |
|
Pasırtım geçmedi : Heyecanım yatışmadı. |
|
Pataklamak : Dövmek, vurmak. |
|
Pazara dolu vurmaz : Pazarda her şey satılır, Alış - verişi pazardan yap. |
|
Pek büyüktür O : Çok kibirlidir o. |
|
Pek kabaksın : Gereksiz konuşuyorsun. |
|
Pek seyirsin : Pek komiksin, konuştuğun şaka gibi, benimle alay ediyorsun. (az bir sitem) |
|
Pelit : Palamut ve meşe ağacının meyvesi. |
|
Peş para : Peşin para, peşin alışveriş. |
|
Peşkir : El havlusu. |
|
Pevkirmek : Çakal sesi gibi ses çıkarmak, tesirsiz ağız dalaşı yapmak. |
|
Pılı pırtı : Ev eşyası, giysi, kumaş. |
|
Pırdöndü : Kendi ekseninde 360 derece dönebilen demir halka. |
|
Pısat : Elbise. |
|
Pısat yıkamak : Çamaşır yıkamak. |
|
Pısmak : Sinmek, geri adım atmak. |
|
Pinsirmek : Hapşırmak. |
|
Pippi : Yeni giysi alındığında bebek yaştakilere “yeni ve güzel” anlamında kullanılır. |
|
Pisen pisen yağmak : Yağmurun çise çise yağması. |
|
Poruklama : Gaz verme, kışkırtma. |
|
Pörsümüş : Canlılığını kaybetmiş, solmuş, vücutta kas kaybından dolayı meydana gelen sarkmalar. |
|
Püfür püfür esiyor : Sıcakta havanın tatlı tatlı serin esmesi. |
|
Pürçek : Taze bitki veya çiçek yaprağı. |
|
Pürçmek : Çiçek yapraklarını yolmak. |
|
Pürçük pürçük yapmak : Parçalamak, küçük küçük ayırmak. |
|
Püsürüklü : İşini tam yapmayan, tavırlarıyla güven vermeyen kişi. |
|
Pütür pütür : Yüzeyi tırtıllı. |
|
S |
|
Sabah giden işine, akşam giden düşüne : İşine erken git tavsiyesi. |
|
Sac ayağı : Ateş üstüne konulan saç, tencere ve kazan altlığı. |
|
Sair : Dilenci. Arapça “sail” kelimesinden bozulmuş olabilir. |
|
Sak : Muhafaza eden, elindekinin kıymetini bilen, biriktiren. |
|
Sakar : Hemen göze çarpan, hayvanların alnındaki beyazlık, iş yaparken kırıp döken, hafif kazalar yapan kişi. |
|
Sakramak :Titremek. |
|
Sakzak : Hafif yapışkan denilebilecek şekilde bulaşmış kir veya tatlımsı meyvelerin bulaşığı. |
|
Sakzaklı : Sinameki, tip, inat dediğinde ısrar eden, karşısındakinden kopmayan insan tipi, lafı olmadık yönlere çeken, sonuca varamayan mıymıntı. |
|
Salı : Haftada bir “incir dökme günü.” |
|
Sallamsap : Pörsük, etin cıvık kısımları. |
|
Samra : Ağaçların ve fundalıkların dibinde birikmiş yaprakların gübreleşmiş hali. (organik gübre) |
|
Sap sup etmek : Hedeften sapmak, fiziki yönden zayıf veya hasta olduğu için yalpalayarak yürümek. |
|
Sapa : Issız, uzak, ters yer. |
|
Sapak : Yol ayrımı. |
|
Sapıldaklı : Sakar, kendini tam toparlayamayan kişi. |
|
Sapıramak : Dizlerinin bağı çözülmek, düşkün hale gelmek. |
|
Sapur supur etmek : Düşkün derecede fiziksel güç kaybetmek. |
|
Sası : Tatsız, lezzetsiz |
|
Savak : Ana akarsudan alınmış tali su yolu ayrımı, suyu yönlendirme bendi. |
|
Savruk : Savurgan, israfçı. |
|
Savsıneci : Savsaklayan, geçiştiren. |
|
Savuruvermek : Öfkeyle ve gereksizliğinden dolayı bir nesneyi atmak. |
|
Sayıramak : Hareketli olmak, bir işle uğraşmak, meşguliyetten dolayı hareket halinde bulunmak. |
|
Sebebinden lazım gelir : O işin sonucuna değil, asıl sebebine bakmak lazım. |
|
Sebep olanlar kebap olsun : Olaya sebep olanlara beddua. |
|
Seknemek : Kesintiye uğramak, azalmak, seyrekleşmek, yağmurun azalması. |
|
Selek (eli selek) : Cömert, bonkör, para tutamayan, eli açık. |
|
Semerli keler (Bıtıraklı keler) : Sırtı tırtıllı kertenkele. |
|
Semirmiş : Beslenmiş, fiziki güç kazanmış. |
|
Semiz : Besili. |
|
Serpen : Kuş tutmak için ince-uzun yaylı çubuk, kuş tuzağı. |
|
Setre : Ceket. |
|
Sevinç delisi olmak : Aşırı sevinmek. |
|
Seyirtmek : Koşmak, kaçmak. |
|
Sıdarmak : Çiğneyip ezmek. |
|
Sıdık : Hemen darılan ve gereksiz ağlayan. |
|
Sıdık domatez : Hemen ağlayıveren. |
|
Sıfırlamak : Gelmiş geçmiş bütün insanlığa sövmek (Hāşā) |
|
Sıkı : Av tüfeklerine ait atış malzemesi. |
|
Sıkılamak : Tüfeği atışa hazır hale getirmek, doldurmak. |
|
Sındı : Makas. |
|
Sınıkçı : Hekim olmadığı halde kırık - çıkık tedavisi yapan yapan kişi. |
|
Sıpalamak : Eşeğin doğum yapması. |
|
Sırık gibi : Uzun boylu. |
|
Sırım gibi : Boylu poslu. |
|
Sırıncamak : Çektiği ağrı ve acıdan dolayı inlemek. |
|
Sırnaşık : Aşırı ısrarcı, dediğini yaptırmaya çalışan, haksız da olsa tuttuğunu koparmaya çalışan. |
|
Sıtmak : Ezilip patlamak, ezilip yırtılmak. |
|
Sıvışmak - sivişmek : Çaktırmadan kaçmak. |
|
Sıyırmak : Yemek tabağında kalıntı bırakmamak, ağacın yapraklarını soymak, giysilerini çıkarmak. |
|
Sıymak : Kabuklu meyveleri veya zeytini sert bir cisimle kırmak. |
|
Sızı : Ağrı. |
|
Sibek : Eskiden tahta beşiklere konulan erkek çocukların pipisine takılıp silbince doğru uzatılan sun’î idrar yolu. (tahta kaşığa benzer) |
|
Silbinç : Eskiden tahta beşiklere konulan çocuk lazımlığı. |
|
Silimsi : Her yiyeceği beğenmeyen, seçici. |
|
Simsavlanmak : İsteksizce ağırdan almak, oyalanmak. |
|
Sineklenmek : Ağırdan almak, kararsız, işi bitirememek. |
|
Sinmek : Gizlice takip etmek, saklanmak, gizlenmek. |
|
Siviş oğluna haber vermek : Kaçan kişiler için alaylı şekilde kaçtığını ima etmek. |
|
Siyim siyim ağlamak : Sessiz ve derinden ağlamak. |
|
Siylek : Hafif ve tatlı esinti, kış mevsiminde de üşüten esinti. (çay siyleği = dere esintisi gibi.) |
|
Siymek : Böceklerin, arıların çoğalmak için bıraktıkları, küçükbaş hayvanların aşırı libido salgısı, kedigillerin ve köpeklerin idrar yapmaları. |
|
Soğanlık : Küçük bahçevanlık. |
|
Soyunmak : Üstündeki elbiseleri çıkartıp daha temiz veya daha yenisini giymek. (Daha çok giyinmeyi anlatır.) |
|
Söbe : Sivrimsi oval, konikleşen nesne. |
|
Sövgen : Küfürbaz. |
|
Su dökmeye gitmek : Tuvalete gitmek. |
|
Sucuk : İnsan salyası. |
|
Sǖlem : İncecik, zarif, uzunca. |
|
Sulum : Lokma, azıcık öğün yemeği. |
|
Sunmak : Saldırmak için harekete geçmek. |
|
Suratsız : Sevimsiz kişi, insana zarar ve sıkıntı veren. |
|
Susuzluktan gevremek : İçi kurudu demek, susuzluktan çatlayacak gibi olmak. |
|
Suya girinmek : Banyo etmek, duş almak. |
|
Suya katmak : Banyo ettirmek. |
|
Sübhanallah - maşallah : Pek de güzel olmuş, iyi gelişmiş. |
|
Sümüklü böcek : Devamlı burnu akan çocuklar için kullanılan deyim. |
|
Sündük (sürtük) : Kopmayan, ayrılmayan, yüzsüz. |
|
Sündürmek : Esnetmek. |
|
Sünmek : Esnemek, uzamak, bol hale gelmek, genişlemek. |
|
Sürek : Takip. |
|
Sürek avı : Düzenli, sürekli, avın gittiği yere kadar avlanmaya devam etmek. |
|
Sürtmek : Anlatmak, konuşmak, haber aktarmak, dedikodu yapmak. |
|
Süse yol : Devlet yolu, geniş yol. |
|
Süsmek : Havanların insana toslaması. |
|
Sütten yarmak : Ana sütünden ayırmak. |
|
Ş |
|
Şabba’lı : Nazlı, cilveli. |
|
Şaf : Ağaçların; uzun, esnek, yeni çıkmış filizleri. |
|
Şapırdatmak : Bir yiyeceği, bir lokmayı çiğnerken “şap şup” sesleri çıkarmak. |
|
Şaprak : Meyvenin veya incirin kururken içinin boşalması ve akması, çok kalitesiz hale gelmesi. |
|
Şarlamak : Çok akmak. |
|
Şavk : Işık. |
|
Şebbek : Fazla çukur olmayan, yayvan, derinliği az kap. |
|
Şebek : Şımarık. |
|
Şelet : Şımarık, hareketli, eli ayağı durmayan çocuk. |
|
Şeletlenmek : Şımarmak. |
|
Şerli : Kötü huylu. |
|
Şevik : Çevik, hareketleri çabuk. |
|
Şevte : Siftah. |
|
Şıbbıdak : Çabuk, hemen. |
|
Şıflan : İncecik, esnek, uzunca cubuk. |
|
Şırkılanmak : Fazla kırılmak, parçalanmak. |
|
Şırlamak : Az akmak. |
|
Şibil : Uykudan sonra gözde biriken çapak . |
|
Şişek : Hiç kuzu yapmamış dişi koyun. |
|
Şittili : Oynak, aşırı cilveli kadın. |
|
Şokuramak : Kaynamak. |
|
Şörglen : Küçük şelale, oluk akıntısı. |
|
Şuğul : Meşguliyet. |
|
Şuğullu : Meşgul. |
|
T |
|
Tabana kuvvet : Yaya yürümeye devam. |
|
Tabansız davranma : Pazarlıkta “az fiyat veriyorsun” demek. |
|
Tahra : Orağa benzer büyük el bıçağı. |
|
Tak gabak : İşte orada, tā orada. |
|
Takıramış : Aşırı kurumuş, sertleşmiş incir veya meyve kurusu. |
|
Taleşlik : Küçük çapta çöplük. |
|
Taş taşa tokuşuyor : Aşırı parasızlık ve ekonomik sıkıntı var. |
|
Tat : Gubat, ölçüleri hantalca olan eşya. |
|
Tatar : Yemek yerken lokmalarını büyük tutan, kaşığını fazla dolduran, hiç doymayacakmış gibi yemek yiyen. |
|
Tatavi : Rastgele, ölçüp bitmeden. |
|
Tay geldi : Tekrar evlenen kadının önceden var olan çocukları. |
|
Tazdı : Kaçtı. |
|
Tazı gibi : Fazla hareketli, hızlı yürüyen. |
|
Tazıtmak : Ürkütmek, kaçırmak. |
|
Tebelleş olmak : Musallat olmak. |
|
Tek akıl : Bildiğinden şaşmayan, kıt akıllı. |
|
Tek damar : Huysuz, bildiğini okuyan. |
|
Tek durmamak : Uslu uslu durmamak, yaramazlık yapmak. |
|
Tekerlenmek : Yamaçtan veya meyilli arazilerde yukarıdan aşağıya yuvarlanmak. |
|
Tekne : Ağaçtan oyulmuş çamaşır yıkama veya üzüm sıkma kabı. |
|
Telbis : Basit şeylerden bile tiksinen, seçici, fazla kibar, temizlik duygusunun aşırı olması. |
|
Tellemiş : İpin birbirini saran parçalarının ayrılması veya zayıflamasıyla kopacak hale gelmesi. |
|
Telli : Sinirli, alıngan. |
|
Telteşik : Karışık, öğrenilmesi zor. |
|
Tengilibēlek : Yuvarlana yuvarlana. |
|
Tennemek : Tanelemek, taneli meyvelerin tanesini çıkarmak. |
|
Teppek tüppek etmek : Ölçüsüzce konuşup durmak veya tam cevap verememek. |
|
Ters : Hayvan pisliği, aykırı, zıt. |
|
Terslik : Hayvanların gübrelerinin toplandığı yer. |
|
Tetipduru : Sağlıksız, sona doğru gidiyor. |
|
Tetir : Leke, meyve lekesi. |
|
Tezkere : Taş çekilen 4 kulplu tahtadan yapılmış taşıma aleti . |
|
Tıkaç : Kapak. |
|
Tıkmak (Dıkmak) : Ağza almak, kapalı yere koymak. |
|
Tıknaz : Kısa boylu, hafif dolgun. |
|
Tınlamadı : Takmadı, önem vermedi. |
|
Tırlamak : Sinirlenmek, biraz kırıcı olmak. |
|
Timak gibi : Düzgün, temiz, dinç görünümlü, iyi giyimli. |
|
Tinsirmek : Hapşırmak. |
|
Titiz : Bilinen anlamından başka zeytin ağacının veya meyve ağaçlarının dibinden çıkan taze filiz. |
|
Tohumluk : İnsanlar için kullanıldığında; Tembel, “yerinde oturan” anlamındadır, kinayeli olarak söylenir. |
|
Tohur almak : Henüz ağacındayken bahçenin gelirini toptan satın almak. |
|
Tokmak : Ağaçtan yapılmış ağır çekiç. |
|
Tokuç : Çamaşır dövme tokmağı. |
|
Tokuru : Mazı ağacında oluşan nostaljik iri bilya. (İri gabeç) |
|
Tombalak : Tombul, kilolu, yuvarlakça, şişman. |
|
Tombatmak : Takla atmak. |
|
Topak : Top gibi yuvarlak. |
|
Topan : Lokma. |
|
Toparlak : Yuvarlak. |
|
Tos dikilmek : Baş veya gövdenin üst kısmına doğru kötü düşmek, takla atmak. |
|
Tosmak : Değmek, dokunmak. |
|
Toturman : Kısa boylu, hafif şişmanca. |
|
Toynamak : Ayaklarıyla çiğneyip dağıtmak. |
|
Töngülü töngülü : Yuvarlana yuvarlana. |
|
Tövbe olsun : Yemin olsun. |
|
TRT Gibi : Haber taşıyan. |
|
Tuluk : Daha çok keçi derisinin bütününden yapılmış zeytinyağı taşıma kabı. |
|
Tulum : Deriden yapılmış peynir saklama kabı. |
|
Tulum çıkarmak : Her yönden kazanmak. Hayvanın derisini parçalamadan soymak. |
|
Tulumba ayakkabı : Arka derisi üçgen şeklinde olan el dikimi kösele ayakkabı. |
|
Turkgun : Morali bozuk, sıkıntılı. |
|
Turpun büyüğü heybede : Asıl problem ve asıl sıkıntı geride. |
|
Tutam : Bir bağ, parmakların sıkılmasıyla arada kalan genişlikte bağ. |
|
Tutugeç : Sıcak tencere veya kazanı tutabilmek için hazırlanmış kalın bez veya yün. |
|
Tutuluk : Kullanılmış. |
|
Tutumbeç : Kadınların beline bağladıkları ipek şal. |
|
Tüh be : Pişmanlık ön sözü. |
|
Tünemek : Kümes hayvanlarının uyku halleri. |
|
Tüymek : Kaçmak. |
|
U |
|
Ucu kıyı belli değil : İşin nereye varacağı bilinmiyor, işin içinden çıkılacak gibi değil. |
|
Ucu kıyı yok : Çok fazla, geniş. |
|
Uçmaca gitmek : hızlı hareket etmek, hızlı gitmek. |
|
Ufak : Kırık, parça, ekmek kırıntısı, küçük. |
|
Ufalamak : Küçültmek, parçalara ayırmak. |
|
Ulē : Hayret, yaa! |
|
Ulumak : Morarmak, morluklar oluşması, ayrıca bazı hayvanların derûnî ses çıkarmaları. |
|
Urba : Elbise. |
|
Usul : Yavaş. |
|
Uz bir insan : Uzlaşmacı, anlaşma taraftarı. |
|
Ü |
|
Üç dene (üç denecik) : Azıcık, biraz, “üşdene” olarak da kullanılır. |
|
Üfül üfül (Efil efil) : Tatlı esinti. |
|
Üleşmek : Paylaşmak. |
|
Ümük : Boğaz, gırtlak. |
|
Ün koyuvermek : Bağırmak . |
|
Ünne (Ünle) : Çağır, seslen. |
|
Ünneyipdurma : Çağırıpdurma. |
|
Ünneyiver : Çağırıver. |
|
Ürü’mek : Menengeç ağacının taze yenilebilen yeni sürgünü. |
|
Ürün : Biçilmemiş kuru ot. |
|
Üstünkörü : Baştan savma, gelişigüzel, rastgele. |
|
Üşengeç : Uyuşuk, tembel, çalışmayı sevmeyen, erteleyen. |
|
Ütmek : Yenmek, galip gelmek, hayvanların kelle ve ayak kıllarını ateşte yakarak temizlemek. |
|
Üv kuşu : Baykuş. |
|
V |
|
Var hayrını gör : Satıcının “tamam sattım” anlamında kullandığı deyim |
|
Varlığa darlık olmaz : Zengin olan kişinin satınalması kolaydır. |
|
Veled-i zina : Yaramaz, şımarık, zarar veren çocuk. |
|
Velveleye vermek : İşi iyice alenileştirmek, çığırtkanlık yapmak. |
|
Vıcık vıcık : Sıvılaşmış, çamurlaşmış. |
|
Vızık vızık : Çaresizce koşturupdurmak. |
|
Vızıklamak : Yakınmak, yapılanlardan dolayı inlemek. |
|
Vızır vızır : Sineklerin, arıların dört bir yandan uçuşması, motorlu araçların çok ve hareketli olması. |
|
Y |
|
Ya’a : Hayır. (Arapça Lâ = Hayır kelimesinden bozulmuş olabilir.) |
|
Yağlı mı kūli mi? : Kur’a çekmek için bir tarafı tükürükle işaretlenmiş küçük kayrak taş. (İşaretli kısım yağlı, kuru tarafı kūli) |
|
Yağlık : Biraz büyükçe işlemeli mendil. |
|
Yakı : Vücut ağrıları için sarılan bir çeşit sargılı ilaç. |
|
Yakı olmak : Üşütmeden veya fazla yemekten dolayı mide ve bağırsak ifsadı. |
|
Yakım yakmak : Türkü yakmak, kafiyeli ağıt. |
|
Yakınmak : Kendini acındırmak, devamlı memnuniyetsizlik hali. |
|
Yalak : Hayvanların su içtiği yayvan veya testi kırığından elde edilmiş su kabı. |
|
Yalama olmuş : Aslını kaybetmiş, işin üzerine fazla gidilmiş, bozulmuş. |
|
Yalap - şalap (Şalap - şulap) : Alelacele, alelade, üstünkörü. |
|
Yamalık : Giysilerin eskiyen kısımlarına yama olabilecek bez veya kumaş parçası. |
|
Yanaş : Yaklaş. |
|
Yaneş etmek : Nakış, oya yapmak. |
|
Yanına koymamak : İşin peşini bırakmamak, intikam alınacak demek. |
|
Yarayışlı : Faydalı, yararlı. |
|
Yasılmak : Uyum göstermek, eğilmek, tevazu göstermek. |
|
Yaşarmak : Nemlenmeye başlamış toprak, nerdeyse toprağın su çıkaracak hale gelmesi. |
|
Yaşartı : Toprağın yüzeyinde nem oluşması. |
|
Yavan : Tatsız, lezzetsiz. |
|
Yavrı olmuş : Uyuzlaşmış, yara oluşmaya başlamış. |
|
Yavsa : Hayvanlara konan sinek büyüklüğünde bir böcek. |
|
Yavsalı torbayı boynuna geçirme : Başkalarının belalarını üzerine alma. |
|
Yavuklu olmak : Nişanlanmak. |
|
Yaygı : Kilimden de basit, dokunmuş yere serilen kumaş. |
|
Yaymantı : Yayıntı. |
|
Yaysa : Asmanın yerde yayılarak büyümesi. |
|
Yazar yerinde varmış : O konu kitaplarda mevcutmuş. |
|
Yazar yerini bulmak : Kitabına uydurmak. |
|
Yazgı : Kader, alınyazısı. |
|
Yazma : Desenli küçük baş örtüsü. |
|
Yeğne : Hafif, ağır olmayan. |
|
Yeğnecik : Hafifçe. |
|
Yeğnecik olmak : Hafiflemek, kendini iyi hissetmek, ruhen rahatlamak. Örnek: Banyo edince yeğnecik oldum. |
|
Yerin götü : Meyilli arazilerde bahçenin en aşağısı. |
|
Yerinmek : Gıpta etmek, onun yerinde olmak istemek. |
|
Yersilek : Alçak, bodur, yere yakın. |
|
Yesyeğne : Çok daha hafif, aşırı rahatlama hissi. |
|
Yeşerti : Yeşillik belirtisi. |
|
Yeşillenmek : Kadınlarla sohbet etmekten aşırı zevk almak. |
|
Yeygilemek : Hayvanlara ot vermek. |
|
Yılan bile toprağı gıdeyle yermiş : İsraf etmemek gerekir. |
|
Yılan zemheri : Gök kuşağı. |
|
Yirik (yarık) : Azıcık kesilmiş, hafif yarılmış. |
|
Yirik dudak : Dudağın ortadan yarık gibi görünmesi, tavşan dudak. |
|
Yok yav : Öyle mi, yaaa. |
|
Yolasar : Sığırların ağaçlara zarar vermemesi için döşü ile başı arasına ip bağlamak. |
|
Yolçum : Mahcup, sevimli, biraz çekingen, gariban, arlı. |
|
Yonanlı (Yunan covuru) : Yaptığın bu kötülüğü ancak Yunan yapar. (Bu deyim Yunan zulmüne işarettir) |
|
Yonga : Ağaç biçilip tahta yapılırken meydana gelen en dış parça. |
|
Yontulmamış : Eğitimsiz, kaba-saba insan. |
|
Yovaklamak : Onarmak, tamir etmek. |
|
Yoz : Topluma fazla karışmayan insan, fazla verimli olmayan tavuk türü. |
|
Yozmak : Ayrılmak, çevreden kopmak, aileden uzaklaşmak, ana tavuğun yavrularından ayrılması. |
|
Yufka : Sığ, derin olmayan, ince saç ekmeği. |
|
Yumak - Yapak olmak : Rakiple aranın aşırı bozulması. |
|
Yuvgu taşı : Eskiden toprak evlerin üstünü pekiştirmek ve sıkıştırmak için kullanılan yuvarlak ağır taş. |
|
Yülümek : Kıl kazımak. |
|
Yümek : Yıkamak. |
|
Yürülmek : Dişi hayvanın eşleşmesi, çiftleşmesi. |
|
Yüz Gızdırmak : Mahcup etmek. |
|
Yüzgördü : Şımarık. |
|
Z |
|
Zaāplanmak : Düşen veya kopan bir nesnenin gittikçe hız ve sürat kazanması. |
|
Zaāplı : Gergin, gerilerek sert bir yay haline gelir gibi olmak, gerilmiş, tazyikli. |
|
Zebil etmek : İsraf etmek, kullanılmaz hale getirmek. |
|
Zee : Ya, öyle mi? |
|
Zehir yağıyor : Fazla soğuk. |
|
Zençmek : Sarsmak. |
|
Zerzimat (Zerzevat) : Sebze. |
|
Zevklenmek : Hafif alay etmek. |
|
Zevzek : Geveze. |
|
Zeytin zamanı : Zeytin mahsulünün işlendiği mevsim, kış ayları. |
|
Zıbarmak : Ölmek, devamlı keyif çatıp yatmak. |
|
Zıbıldak : Boy posunun yanında pervasızca duruş sergileyen, aylak gezen. |
|
Zıbıt gibi : Boylu - poslu, canlı, güçlü kuvvetli, sağlıklı. |
|
Zıngılzık dolu : Çok fazla dolu, tıklım tıklım. |
|
Zıvanadan çıkmak : Aşırı sinirlenmek. |
|
Zoburanlı : Kalıplı, çelik çomak oyununun iri elemanı, büyük çelik. |
|
Zoğlanmak : Kilo almak, bulunduğu kilodan biraz daha fazlasına doğru yol almak. |
|
Zoğlu : Kilolu. |
|
Zoka : Buğday dövmeye yarayan uzun saplı, ağaçtan yapılmış ağır çekiç. |
|
Zonklamak : Aşırı baş ağrısı. |
|
Zökmeklemek : Dirsekle yanındakine biraz vurmak. |
|
Züğüm : Düşünce, iz’an. |
