İlginç Hikayeler

BAŞÇAVUŞ’UN AYNALI BEŞİĞİ

Yıl 1946 “Ilıdağ’ lı Başçavuş” un iki kızından sonra uzun zamandır özlemini çektiği bir oğlu dünyaya gelir. Çok mutludur. Adını kendi adından koyar Mehmet Iğdır. Onu aynalı beşiklerde büyütmeyi vaat eder. “Dünyaya gelen nasibiyle gelir.” derler ya, aynı zamanda yıllar öncesi İzmir’e gelin olarak giden kız kardeşinin Ilıdağ’ daki miras hissesini 8.000,-TL.’na satın almıştır.

O Yıllarda İzmir’e gidip gelen İncir Tüccarlarına bir aynalı beşik ısmarlar. Beşiğin taşıması güç olduğundan tüccarlar getiremeyiz demezler ama sudan havadan bahaneler uydururlar. Yok “Boyanıyor” yok “aynaları takılıyor” gibi sözlerle alay ederler. Kuvayı Milliye de Dağ Cephesinde kıvrak zekasıyla “Başçavuş” luk ünvanını alan Mehmet Iğdır beşiğin gelmeyeceğini anlayınca kendisi bizzat gitmeyi düşünür. Bir taşla iki kuş vuracaktır. Önce Tire’deki dayısı “Dondurmacı Mehmet” e uğrayacak, bir oğlu dünyaya geldiğini müjdeleyecek ,oradan da İzmir’deki kız kardeşi Bahtiyar hanıma hem müjdeli haberi hem de satın almış olduğu zeytinliğin bedeli olan 8.000,-lirayı ödeyerek vaat ettiği beşiği alıp gelecektir.

Ertesi gün Sabah Namazını kılar ve böyle şehirlere ineceği zamanlar giymek üzere satın aldığı kaputunu giyerek yaya olarak Köşk’e doğru yol alır ve birkaç saat içinde Köşk’e varır. İstasyon caddesi üzerinde Köşk Merkez camii karşısında bugün Balıkçı Lokantası olarak kullanılmakta olan olan işyerinde berber Nihat Pilevneli’ nin berber dükkanına girer. Başçavuş amca gür sakallıdır. Üstelik birkaç aydır sakal tıraşı da olmamıştır. Oturur berberin koltuğuna. Bundan bir müddet evvel böyle bir pejmurde kılıklı ve üstelik gür sakallı biri gelmiş tıraş olmuş cüz’i bir para atarak bereket okumasını istemişti de berberde “Buda öyle biri” diyerek sakalı iyice bir sabunladıktan sonra yüzünü buruşturarak ustura seçmeye başladığını Başçavuş amca aynadan izler. Oradan kendine göre bir ustura alarak tıraşa başlamak üzere döndüğünde Başçavuş amca berberin kolunu tutar, “Oğlum beni önceki amelini takınarak tıraş et, değilse kalkıyorum” deyince berber onun erenlerden biri olduğunu zanneder ve en güzel usturalarından birini alarak güzel bir sinek kaydı tıraşı yapar ve sorar,”Amca sen nerelisin, kimsin?” Ben Ilıdağ’lıyım. Bana Başçavuş derler diye cevap verir. Evden kuşağına sardığı yüklü paranın içinden bir 50’lik çıkarır ve “Hakkın neyse al oğlum” der. Berber bu parayı bozdurmak için sağa sola koşuşturur ve üzerini iade eder.Berber nereye gideceğini sorduğunda Başçavuş amca kız kardeşinden bir zeytinlik aldığını,onun parasını vermek üzere İzmir’e gideceğini söyler.Bu derviş kılıklı adamda bu kadar parayı gören berber “Amca ne kadar bu para” diye sorunca Başçavuş amca “Ehemmiyetsiz oğlum ehemmiyetsiz 8.000,-lira deyince berberin gözleri fal taşı gibi açılır.Vedalaştıktan sonra bilet almak üzere Köşk istasyonuna doğru gider. Takip eden günlerde evvelce Ilıdağ’dan Köşk’e yerleşen tüccar Ali Koç’un kardeşi İbrahim Koç (Koca İbrahim) tıraş olmak üzere dükkana geldiğinde ona hayran hayran Baş Çavuş’u anlatır. Niyetini bildiğini ve çok parasının olduğunu söyler. Koca İbrahim de “Tamam tanıyorum. O bizim köyün en salaklarındandır.” Deyince berberin Ilıdağ’lılara olan hayranlığı büsbütün artar. Öyle ya Salak olanı böyleyse uyanık olanları nasıl acaba?

Başçavuş amca biletini alır, saati geldiğinde trene biner. Bindiği Kompartımanda eşiyle birlikte yolculuk yapmakta ve şarap içmekte olan tanımadığı biri vardır. Başçavuş bulunduğu kompartımanda içki içen birinin bulunmasından fevkalade rahatsızdır. Söylese acaba adam kızar, döver mi işin sonu nereye varır bir sürü acabalar kafasını kurcalar. Nihayet birkaç kez genzini kazıdıktan sonra söylemeden edemez. Öyle ya nasıl olsa kendini Din adamı görüntüsü veren uzunca bir kaputu vardır.”Oğlum sana birkaç kelam edeyim mi müsaade var mı?”der. Adam da “Hay hay buyur amca” der. Başçavuş amca kulaktan dolma Dini bilgileriyle içkinin kötülüklerinden bahseder, hatta muhabbeti koyulaştırıp biraz daha cesaretlenince “Vallahül Azim Kırk gün içinde ölürse Şarap içenlerin Müslüman mezarına konmayacağını” söyler. Adam bu sözler üzerine biraz düşündükten sonra şarap şişesini ve mezeleri tren penceresinden atar ve bir daha içmemek üzere tövbe eder. Durumdan çok memnun olan eşi “Bizi Allah mı karşılaştırdı Hoca efendi” diyerek Başçavuş amcanın elini öpmek ister ama o yine tevazu gösterir. Yolculuk böylece devam ederken Tire’ye gitmek üzere Çaybaşı’nda iner ve Ödemiş istikametine gidecek olan treni beklemeye başlar. Nihayet tren gelir, akşam namazı sonrası Tire’ye iner. Dayısı “Dondurmacı Mehmet” in evi Yanık Kavak mahallesindedir ve Tire’nin tanınmış simalarındandır. Akşam vakti o yıllarda çok yaygın olan bir Çadır Tiyatrosundan müzik ve alkış sesleri yükselmektedir. Başçavuş amcanın gençlik duyguları depreşir ve hemen gişeye varır 25 kuruş verip kendi tarifiyle iki parmak eninde bir kağıt (Bilet) verirler içeri buyur ederler. Tam Başçavuş amcanın arayıp ta bulamadığı mekanlardan biridir burası. Şarkı Türkü saz söz Cennet Hurileri gibi diye tarif ettiği kadınlardan dans gösterileri derken gece saat 24’te eğlence sona erer, dışarı çıkıldığında zaten çat pat bildiği Yanık Kavak Mahallesine gideceği yerde caddede yürüyen kalabalığın peşine düşer. Gittikçe birbirlerine “İyi Geceler” dileyerek insanlar evlerine çekilmekte. Yürü yürü bakalım nihayet Tire’nin kenar mahallelerinden birine doğru gelindiğinde önünde iki kişi kalmıştır. Onlar da vedalaşmak üzeredir. Başçavuş amcaya yalnız kalma korkusu sarmaya başlamıştır. Son çare onlara sorar “Oğlum Dondurmacı Mehmet’in evi neresi diye, gençler de “Ohhooo amca sen nerelere geldin, onun evi buraya yarım saatlik mesafede Yanık Kavak’ta deyince Baş Çavuş amca yine kıvrak zekasıyla çözümü bulur.”Oğlum ya beni dayımın evine götürün, yahut ta ben sizinle kalayım. Gündüz gözüne gider bulurum” deyince gençler onu taa Yanık Kavak mahallesindeki dayısı Dondurmacı Mehmet’in evine getirmek zorunda kalırlar. Gece yarısı saat 01.30 sıraları.” Dayııı Dayııı diye seslenerek kapıyı çalmaya başlar. Dayısı birde bakar ki Baş Çavuş. “Hayrola Baş Çavuş gecenin bu saatinde nerde kaldın? Deyince Baş Çavuş “Hemen Şimdi Trenden indim yeni geliyorum der. Dayısı Tire’ye hangi saatlerde tren gelip gittiğini bildiği için “Baş Çavuş Başçavuş Doğru konuş bu saatte tren olmaz diye itiraz edince doğruyu söylemek mecburiyetinde kalır. Dayısı onun Karaca Oğlan’ın şu mısrasına uygun yaşadığını gayet iyi bilir.

“Deli Günül Gezer Gezer gelirsin

Arı Gibi her çiçekten alırsın

Nerde Güzel görsen orda kalırsın

Ben Senin Derdini çekemem gönül.

Baş Çavuşu içeri alır. Gece yarısı karnını doyurur sudan havadan konuşmalardan sonra yatarlar. Ertesi günü Cumhuriyet Bayramıdır. Dayısıyla bayram seyretmeye giderler. Şenlikleri seyrederler öğrencilerin ve askerlerin bando eşliğinde geçişleri göğsünü kabartır. Bir ara yakınında bulunan bir subaya “Başefendi bu esgerimizin yekünü goveti ne kadardır?” diye sorar. Durumundan şüphelenirler, o farkında olmadan merasimleri izlemektedir ama yanına yaklaşan iki resmi kıyafetli “Kalk bakalım. Bizimle Geliyorsun” deyince durumun vehametini anlar ve ağlamaklı bir sesle “Dayı beni götürüyorlar” diye yalvarmaya başlar. Dayısı durumu fark ederek müdahale eder.”Bu adam benim yeğenim. Masum ve cahildir. Dağlarda çobanlık yapar. Ona ben kefilim” gibi özür beyanında bulununca tutuklamaktan vazgeçerler. Görevliler oradan ayrıldıktan sonra dayısı “Ulan Baş Çavuş hiç askerin kuvveti sorulur mu, sen ne cahil adamsın deyince “Ben onu köyümde haber olarak anlatacaktım” der.

O geceyi de Tire’de geçirdikten sonra ertesi sabah İzmir’deki kardeşi Bahtiyar hanımın yanına gitmek üzere trene biner ve İzmir’e gider. Kardeşine paraları takdim eder, ve hayırlı havadisini de verir. Enişte İzmir Belediyesinde şofördür. Bahtiyar hanımın komşuları ağabeyi gelmiş diyerek ziyarete gelirler. Başçavuş amca dekolte kıyafetli bu şehir kadınlarına bir muziplik daha düşünür.”Bizim köyde böyle üç beş hanım bir araya gelince şarkı türkü söyleyerek oynaşırlar. Sizlerde böyle adet yok galiba” der. Komşu kadınlar “Bizde söyler oynarız deyip başlarlar söylemeye ve oynamaya. Kardeşi misafirlerin görmez tarafından ağabeyine kafa sallamaya başlar. Çünkü Ilıdağ’lı kadınların bu tür hafif hareketleri olmadığını çok iyi bilmektedir. Ertesi sabah İzmir çarşısına çıkar ve hayalini kurduğu aynalı Beşiği satın alır. Kardeşi ile vedalaştıktan sonra Basmane’den trene biner. Bu kez bindiği kompartımanda bir halk ozanı vardır. Ozan çalar söyler .Bu arada Baş Çavuş amcada Aşık Kerem’den Karacaoğlan’dan ezbere bildiği parçalarla ona eşlik eder. Bir senden bir benden derken yolculuğun nasıl geçtiği belli olmaz. Başçavuş amca Köşk’te inecektir ama ortamın rehavetinden Köşk’te inmeyi unuttuğunu Sultanhisar muhitindeki Portakal ağaçlarının geçi geçivermesinden anlar.”Eyvah Ben Köşk’te inecektim “ der.Orada bulunanlarda “Sen tam Köşk İstasyonundayken Kerem’den yeni bir havaya başlamıştın. Biz senin orada ineceğini ne bilelim” cevabını verirler.

Başçavuş amca Sultanhisar istasyonunda trenden iner. Vakit akşamdır. Beşiği sırtlar, gece vakti ona buna yol soramayacağı için Demiryolunu takiben yaya olarak Köşk’e ve oradan da Ilıdağ’ın yolunu tutar. Sırtında beşik kendi kendine kavga eder.”Akılsız başın Cezasını ayaklar çekermiş.” diye diye köyüne varır. Her şeye rağmen muradına nail olmuştur. Yorgunluk dediğin gelir geçer. Bu hikaye böylece biter.

DÖRT AYAKTA İKİ FAK

Ali Onbaşı Muhammed’i (Mehmet Tok) 1321 (1905) Doğumlu. Ali Rıza Hoca’nın ağabeyi. O da kardeşi gibi anne ve babasından çok iyi Dini ve Dünyevi terbiye almış. İyi bir İlmihal Bilgisine sahip olmanın yanı sıra avcı bir babanın oğlu olması nedeniyle çok iyi bir doğa ve hayvan bilimcisi. Bütün av hayvanlarının seslerini taklit eder, göçmen kuşların ne zaman gelip ne zaman gideceğine kadar bilgi sahibiydi. Evinin terasında onları adeta misafir eder, yemlerini ve sularını ikmal ederdi. Hatta nereden bilirdi bilemem gelen bir göçmen kuşun geçen yıl geldi mi yoksa ilk defamı geliyor bunları tespit ederdi. Kısacası çok iyi bir avcı, daha güzel tabiriyle “Kırk yıllık avcı” ydı.

Gel gelelim çok sevdiği tavuklarının kümesine dadanan bir tilki ile başı dertte. Gecenin bir yerinde zavallı tavuğun “Gayyaak” sesiyle uyanır, öfkelenirmiş. Bir gün bu Kurnaz tilkiyi kucağında çifte dolma tüfeğiyle beklemeye koyulmuş. Tam biraz kendinden geçiverdiği sırada zavallı tavuğun feryadı ile uyanmış. Tilki tavuğu götürmekte iken basmış dolma çiftenin tetiklerine. Tilki bu olaydan yara almadan kurtulduğu gibi,tavuğu da götürmüş. Olan komşusu “Bobuşçu oğlu” (Mustafa Aydın)’nun kocaman Keşkek Kazanına olmuş. Çifteden çıkan saçmalar bakır kazanı delik deşik etmiş. Olay hemen o sabah neredeyse tüm köye yayılmış. Bakır kazana yapılan hasarı tazmin edeceğinden komşusu ile sorun yaşamamış.

Lakin “Kırk yıllık avcı” Düştüğü durumdan fevkalade rahatsız olmuş olacak ki; Tüm Kahvehane ahalisinin önünde “Ben bu Tilkiyi dört ayağından yakalamazsam bana da Ali Onbaşı Muhammedi demesinler.” Diye söz vermiş. Tilki gelmeye devam ediyormuş, ama o da tilkiyi takibe almış nereden gelip gittiğine dair iz sürmüş. Sonunda işin püf noktasını yakalamış. Kümese yakın bir kesik (Ark) varmış tilki her gelişinde aynı yerden atlıyormuş. Bu atlama noktasına bir tane Sansar Fakı kamufle ediyor, canı yanınca kıçını ne tarafa atacağını hesap ediyor, oraya da bir Sansar fakı kamufle diyor. Bir gece Tilki yine tavuk almak üzere geliyor, hendekten atlıyor. İki Ön ayaklarından yakalanıyor. Can havliyle kıçını atmak isterken iki arka ayaklarından yakalanıyor. Böylece plan tamamlanıyor.

Artık Tilki faktadır. Sabah olup kahvehanelerin kalabalıklaşmasına bekliyor. Fakların birinin zincirinden tuttuğu gibi doğruca kahvehanelerin yolunu tutar. Birde türkü tutturmuştur “Dörtt Ayakta İki fak olurmu, Ali Onbaşı Muhammedinnen Şaka Olurmu?” .Eeee ! Ne yapsa hakkıdır. Merhum 30 Ocak 1983 Allah’ın Rahmetine Kavuşmuştur. Allah Rahmet Eylesin.

ILIDAĞ’LILARIN KAPLAN AVI

1937 yılı Sonbahar Tatbikatları çerçevesinde ağırlıklı olarak Söke yöresinde Ege Manevrası yapılacaktır. Atatürk Beraberinde Kurmay heyeti olduğu halde “Beyaz Tren”le Söke’ye gitmek üzere yola çıkarlar. Ankara’dan itibaren geçtikleri her yerleşim birimlerinde halkın yoğun ilgisiyle karşılaşırlar. Köşk tren istasyonuna geldiklerinde gerek Köşk’ün içinden gerekse çevre köylerden gelen çok sayıda insan istasyonu hınca hınç doldurmuşlardı. Atatürk Halkı selamladı. Köşk halkı sevgi gösterilerinde bulundu. Bu arada halkın içinden iri yarı bir kişi öne doğru, Atatürk’ün bulunduğu pencereye doğru yaklaştı. Bu kişi (Balles) “Hoş Geldiniz Paşam. Beni tanıdınız mı?”diye sorar ve ekler “Ben Kurtuluş Savaşında yakın korumanız İsmail Altıntaş” deyince Gazi Mustafa Kemal hemen tanır ve halini hatırını sorar, Balles “Ne yapayım paşam,yevmiye usulü rençberlik işlerinde çalışmaktayım.Malım mülküm yok.” Deyince ilgililere “Kafi miktar Köşk ovasından arazi tahsisi yapılsın.” Diye talimat verir.

Bu arada Gazi Mustafa Kemal’e Köşk halkı çeşitli ikramların yanı sıra o yıllarda Köşk’te üretilen markası olmayan küçük şişeler içinde gazoz ikram ederler, çok hoşuna gider ve nerede kimin tarafından üretildiğini sorar.”Köşk’te Nuri Çak tarafından üretildiğini” söylerler. Belli ki ödüllendirecekti, ancak tüm aramalara rağmen Gazozcu Nuri’nin Köşk dışında bir yerlere gitmiş olabileceği söylenince trene hareket talimatı verir ve Köşk’ten ayrılır. Beraberindeki Kurmay Heyetiyle birlikte Ege Manevrasının Söke Beşparmak dağları yöresindeki bölümünü izlerler. Tatbikat sırasında karşı tepelerden birinde ziraatla meşgul olan bir köylü görürler, Atatürk beraberindekilerle köylüyü ziyaret ederler.Kısa bir konuşmadan sonra Atatürk sorar, “Amca Atatürk’ü severmisin ve görsen tanırmısın?” deyince köylü, “Çook çok severim.Yurdumuzdan Düşmanları kovan o dur.Görsem derhal tanırım.Beyaz sarıklı,sakallı bir kişi olarak tarif edince beraberindekiler tanıtmak istedilerse de Atatürk tanıtılmamasını işaret eder ve oradan uzaklaşırken Atatürk “Amca bizi hayalinde öyle canlandırmışken birkaç gündür tıraş olamamış birini görünce şaşkına dönerdi.Bırakalım öylece tanısın.” der.

Bu sıralarda Ilıdağ köyü arazileri Halk arasında “38 Tahriri” diye adlandırılan arazi yapılandırması ile uğraşmaktadır. Çalışmayı adından çok köylüler arasında Dirioğlu adlı memur yönetmekte ve köyde kalmaktadır. Aydın’a gitme ihtiyacı duyduğunda Köy Bekçisi onu at ile Köşk tren istasyonuna bırakır gelirmiş.Zira Köşk’ten Başçayır ve Ilıdağ’a araba yolu yoktur.Yine böyle gece vakti trene yetişmek üzere Köşk’e doğru ilerlerken Hüseyinciler mahallesinin karşısında yolun üstündeki ormandan kedi mırıltısını benzer daha gür mırıltı sesleri gelir. Dirioğlu önceki bilgi ve tecrübesine dayanarak bunun Beşparmak Dağlarındaki tatbikattan tedirgin olan bir Kaplana ait olduğu bilir ancak bekçi Köşk’ten geriye döneceği için onun sorusuna “Çakal veya tilki sesi bunlar. Korkma diyerek geçiştirir.Köşk’e varırlar.Bekçi ata biner ve Ilıdağ’a döner.

Takibeden günlerde Aydın’a gelen Ilıdağlılara ne var ne yok diye sorar, fevkalade bir şey olmadığını öğrenince “Muhitinizde Kaplan var.Dikkatli olun.” Uyarısında bulunur.Bundan birkaç gün sonra Gündoğan Köyü Abacıoğlu yeri mevkkinde Faden Kadın dip zerytini toplamaktadır.Bir ara başını kaldırıp baktığında hayatında hiç görmediği ve bilmediği iri yarı yakışıklı bir yaratık görünce korkar ve “Ey Kocaoğlan senin bana benim sana zararım dokunmasın” diye dua eder.Bir süre bakışmadan sonra ağır ve emin yörüyüşlerle Dikmen tepesine doğru ilerler.Çakal Yörüklerinden Kara Osman oğlu Aydın dağlarındaki yaylaktan havaların soğuması nedeniyle Gündoğan köyüne yakın Dikmen’de konaklamayı düşünmüşler ancak havalar daha a soğumaya başlayınca yüklerini yükleyip davarları ve tavukları olduğu halde bir akşam vakti Gündoğan köyüne inmişler.Ancak güzel bir horozları varmış ki onu yakalayamazlar.Tünekten sabah erken gelip alıp gitmek üzere köye inerler.Sabah tan yeri ağarınca aşiretten Mustafa Ay dikmene gelir tünekten horozun bir yaratık tarından alındığını görür.Kan ve tüylerden takip ederek ormana doğru gittiğinde hayatında hiç görmediği iri kıyım yakışıklı bir yaratıkla karşılaşınca hemen belindeki tabancasına davranır ama yakışıklı yaratık buna izin vermez ve üzerine atılır.Mustafa Ay’ı altına alır ve muhtelif yerlerinden yaralar.Henüz elinde bulunan tabancasını rasgele ateşler.Silah sesinin geldiği istikamete gidince her nasılsa kurtulur.Kanlar içinde köye gelir ve başına gelenleri anlatır.Bu defa kardeş Kazım Ay ağabeyin öcünü almak üzere silahlanır,dikmene gelir ve tarif edilen muhitte karşılaşırlar.O da silahına sarılır.Bu defa yine atılır üzerine Kazım Ay’a daha feci şekilde yaralar.Her nasılsa oda kurtularak köye döner.Ancak karın boşluklarından aldığı tırnak ve diş darbeleri nedeniyle aşırı derecede kan kaybetmektedir.Hastahaneye yetiştirilemeden Kazım Ay vefat eder.Bu defa köyün diğer delikanlıları İsmail Kurt,Hüsnü Kurt ve Hakkı Topbaş silahlanıp aynı muhite gelince boğuşma başlar.İsmail ve Hüsnü Kurt kardeşlerin kalça ve ayaklarını kırar.Hakkı Topbaş hafif yaralı şekilde köye dönerler.Köyde mücadele edecek kimse kalmadığından bu kez Ilıdağ Köyünden yardım istenir.Başta Rıza Ersöz ve Ahmet Karabulut olmak üzere köyün keskin nişancı avcıları kendi yöntemleri ile elde ettikleri bilya biçimindeki “Domuz Kurşunu” tabir ettikleri kurşunlarla Dolma tüfeklerini ve harbilerini,köpeklerini alarak yöreye intikal ederler.Köpeklerin koku almalarından yararlanmak suretiyle Ahmet Karabulut ve Rıza Ersöz “Yakışıklı ve Korkunç yaratığı ormanda yatar vaziyette tesbit ederler. Ahmet Karabulut Rıza ile anlaşır.”Ben iki kaşın arasından atacağım.Sen Kızılcıktan atacaksın.” Diye anlaştıktan sonra silahlarını ateşlemişler ve yakışıklıyı izinin üstünden bile kımıldamasını müsaade etmemişlerdir.”Kaplan Vurulduuuu.” Sesleri taa Dikmen dağından bir anda Ilıdağ köyüne kadar ulaşmış.Bir süre can çekiştikten ve emin olundukdan sonra Kaplanın yanına varırlar.Yara yalnızca iki kaşın arasında Ahmet Karabulut’un attığı yerde vardır ama Rıza Ersöz kurşunun kendine ait olduğunu iddia eder.Ahmet durumu sürtüşme konusu yapamaz.Çünkü Rıza’nın kardeşi Fatma ile nişanlıdır.Tatsızlık çıkarmazlar.

Her iki köy büyük bir tehlikenin ortadan kalkması nedeniyle bir yandan arkasında iki yetim çocuk bırakarak vefat eden Kazım Ay’a ağlarken bir yandanda çok sevinmişler.Kaplanın cesedini sal tabir edilen bir bağlama şekliye dörder kişi tarafından Ilıdağ Köyü Oymaklar meydanına getirirler.Kuyruk ucundan burnuna kadar 18 Karış (Yaklaşık 2.90 metre)dir.Halkın ve çevre köyden meraklıların görüşünden sonra derisi kasaplar marifetiyle yüzülerek devlete hibe edilir.

ILIDAĞ’DA CUMHURİYETİN ONUNCU YIL KUTLAMALARI

29 Ekim 1933’ de Cumhuriyetin Onuncu Yıl Kutlamaları Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün direktifleri ile köyde şehirde görkemli bir şekilde kutlanacaktır. Onuncu yılın anısına üzerinde “29 Birinci Teşrin Cumhuriyetin Onuncu yılı Bu meydanda kutlulandı” ibaresi yazılı 83 Okka (106,5 Kg.) ağırlığında her köye mermer anıtlar hediye edilir. Umuma ait yerler başta olmak üzere ”Her eve Bayrak asılacak “ talimatı verilir ama yeterli bayrak yoktur.

Terzi Hafız (Ahmet Orhan)

Tabi günümüzdeki gibi Radyo Televizyon yoktur. Ama nadiren köye arada birde olsa gazete gelmektedir, onu da okuyabilen çok az. Bizim uyanık Hasan Oğlu’nun “Terzi Hafız” Ahmet Orhan bu haberi birkaç ay öncesinden okuduğundan elindeki avucundaki parasını Kırmızı ve Beyaz kumaşa bağlar, köylüler olacaklardan habersiz. “Anaa gadeşle bu bizim Havız dellenmiş beze, bi sürü gırmızı bezilen uğraşıp duru. Boşunu dememişle Deli gırmızıyı seve deye” dedi kodu yapmaya alay etmeye başlamışlar. Terzi Hafız olup bitenleri duymazdan gelir, kayanın başındaki evinde gece gündüz bayrak dikermiş. Onuncu Yıl Kutlamaları yaklaştıkça Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün talimatı kahvehanelerde ve Köy Bekçisinin “Heeeeey Ahaleeee Ben ne deyerun eyi gulak veriiiiin.” Diye başlayan tellallarıyla sık sık duyurulmaya başlayınca herkez Terzi Hafız’ın evine bayrak almaya sıraya girmişler. Terzi Hafız aylar öncesinden dikmeye başladığı bayrakları Akçaköy, Eğrikavak, Koçak , Başçayır ve diğer köylerde kısa sürede soğan ekmek gibi satmış ve servetini on’a katlamış.

1933 yılında Köşk-Başçayır arasında motorlu araç çalışmamaktadır. Ilıdağ köyüne verilen mermer anıt Kağnıyla Uzundere köyüne bırakılmıştır. O gün Ilıdağ’a kağnı ve deve çıkmamaktadır. Kutlamaya sayılı günler kalmıştır. Köylüde bir telaş. 106,5 Kg. ağırlığı at ve eşeklerle taşısan denkleştirmek için bir o kadar daha ağırlık şart ama bu kez hayvanın böyle bir yükü Ilıdağ’a çıkarması imkansız.

Başta İhtiyar Heyeti “Ne yapsak? Ne etsek?” gibi çareler üretmekle meşgul iken köyün güçlü, kuvvetli “Yağız Delikanlı”sı, Dudu Mıstanı (Mustafa Kılınç) bir akşam namazından sonra kız kardeşinin oğlu Mehmet Yeşil’i de alarak doğruca Uzundere köyüne iner. Mehmet henüz çocuk yaştadır. Geceleyin dayısına fener tutuverecektir. Ilıdağ Uzundere arası çok çetin, yaklaşık dört kilometredir. Mustafa Kılınç 1323 (1907) doğumlu olması hasebiyle 26 yaşında güçlü kuvvetlidir. Cumhuriyet anıtını sırtlar, yeğen Mehmet’le birlikte “Aşağı Namazgah” ta bir soluklanır.( Namazgah, yolcuların Namaz ibadetlerini ve aynı zamanda dinlenmelerini yapabilecekleri yol seviyesinde birazca yüksekte 5-10 kişiyi alabilecek yerlerdir) Bir daha yola koyulurlar, “Yukarı Namazgah” ta bir daha soluklanır. Oradan bir hamle daha, doğruca Koca Cami (Merkez Camii)’nin önüne yavaşça bırakıverir.

“Dudu Mısdanı”

83 Okkalık (106,5 Kg.) Cumhuriyet anıtı Koca Cami’nin önündeki alana monte edilir. Gün geldiğinde Onuncu Yıl kutlamaları eksiksiz, coşkulu bir şekilde gerçekleştirilir.

KOCA ALİ OĞULLARINDAN BİR DAYANIŞMA ÖRNEĞİ

Koca Ali’nin Şakir (Özder),Ali,Koca Ahmet (Özkan) ve Mehmet (Hankulu) adında dört oğlu vardır.Tarih Balkan Savaşı yılları.Büyük oğul Şakir köyün güzel kızlarından Şerife ile henüz evlenmiş ama askere çağrılmıştır.Tabii ki Vatan borcu.Askere gitmesi lazım.Kardeşi Ali’den cazip bir teklif almış.”Ağabey sen bak yeni evlisin,ben henüz bekarım senin yerine ben asker olsam sonra benim sıram geldiğinde bu görevi yerine getirimisin?” teklifi ağabey Şakir (Özder)’i ziyadesiyle memnun etmiş.Kardeş Ali “Şakir” olarak Vatan borcunu ödemiş gelmiş.

Tabii ki sayılı günler gelip geçmiş.Bu kez Devlet Baba Ali’yi askere çağrmış. Varılan antlaşma gereği bu kez Şakir “Ali” olarak Vatan Borcunu ifa etmek üzere askere gidiyor ve askerde şehit oluyor.O yıllarda Şakir’in eşi Şerife’nin ağabeyi Hacı Hoca (Ahmet Tanrıverdi) Köy muhtarıdır.Kardeşi Şerife Şehit eşi olarak dul kalmıştır.

Köy muhtarı dul kalan kardeşi ve çocuklarına “Dul ve Yetim Aylığı”ndan yararlanmaları için bir takım açıklamalarda bulunsada resmen şehit düşen Ali olduğundan fiilen şehit düşen Şakir’in eşi ve çocuklarına aylıktan yararlandırmak için dönemin devlet yetkililerini ikna etmek pekte kolay olmamıştır.

“KUYULAR” DAKİ DUT AĞACININ KARNINDAN 35 YILLIK NERGİZ MAHALLE MUHTARLIĞINA UZANAN ÇİLELİ YOLUN YOLCUSU MAHMUT RÜZGAR

Aslan Halil Çanakkale Savaşlarında şehit düşünce eşi Ayşe çocukları Mehmet (Ayvaz) ve kızı Zeliha (Turhan) ile dul kalır. O Yıllarda Özellikle Konya ve Isparta yöresinden “Kırlı” tabir ettiğimiz kişiler Tarım işlerinde çalışmak üzere Aydın yöresine gelirlermiş. İşte bunlardan Eğridirli Mustafa Rüzgar (Daha sonra aşağıda okuyacağınız bir takım insanlık dışı hareketlerinden dolayı Ilıdağlı’ların ona layık gördüğü isimle)Namı değer ANAFOR MISTANI memleketinde evli ve çoluk çocuk sahibi olduğu halde kendini bekar olarak tanıtır ve Şehit Halil eşi Ayşe ile evlenir.

Bu evlilikten 1338 (1922) senesinde konumuzun kahramanı Mahmut Rüzgar dünyaya gelir.Küçük Mahmut henüz 4-5 yaşlarında iken annesi vefat eder.Anafor Mıstanı’da bir şekilde terki diyar eder,ama arkada kimsesiz bir yetim bırakarak. Küçük Mahmut’a mahalle halkının şefkat eli uzanır,vardğı her kapıdan onun karnı doyurulur.Mahalle arkadaşları Seyfettin ve Mustafa Ertuğrul,Hilmi ve Lütfi Ersöz onu hiç yalnız bırakmazlar.Oyun alanları Kuyular mahallesinin Gemilik mevkiidir.Her gün doyasıya oynarlar,akşam olunca anne ve babalar çocuklarını evlerine çağırır ama Küçük Mahmut anne baba şefkati görmediğinden oyun alanı içindeki yaşlı dut ağacının karnında kalmayı yeğlermiş ama üveyde olsa onu ağabeyi Mehmet Ayvaz hiçbir zaman dışarıda bırakmazmış.

Zaman su gibi akıp giderken kimsesiz Mahmut 7-8 yaşlarına gelmiş bu çocuğun hali ne olacak sorusuna o zaman Köy Muhtarı olan Mehmet Aydoğdu (HACI ONBAŞI) bir çözüm getirmiş, Küçük Mahmut Köşk Merkez İlkokulunda öğrenim yapmak,aynı zamanda Tekeli İsmail Efe’nin sığır çobanlığını yapmak üzere bir akşamüzeri Hacı Onbaşının merkebi ile köyden Köşk’e indirilir, uygulama aynen yukarıda anlatıldığı gibi.Sığırtmaçlık ve öğrencilik şeklinde devam eder.

Mahmut artık üçüncü sınıfa falan gelmiştir.Talim terbiye görmüş,daha bilgili ve ağır başlı biri olarak Yaz tatilinde Ilıdağ’a çocukluk arkadaşlarının ziyaretine gitmiştir. O yıllarda Ilıdağ’da okul olmadığından arkadaşları okuma yazma bilmemektedir.O arkadaşlarına bir şeyler öğretmeye çalışır.Hasılı Mahmut imrenilecek biri oluvermiştir.Mahmut’un eli iş tutacak hale geldiğini tahmin eden baba Anafor Mıstanı köye gelir ve tahsilini Eğridir’de tamamlatacağı vadiyle Mahmut’u Eğirdir’e götürür.Okutmak şöyle dursun Mahmut’u sürekli Koyun-Keçi gütmeye gönderir, Mahmut “Baba hani benim öğrenimi tamamlatacaktın” diye istekte bulunduğunda “Otur lan aşşa.Senin bundan sonraki yapacaan iş çobanlık” cevabını alırmış bir gün kırlarda çobanlık yaparken almış kalemi eline dönemin Isparta Valisine içinde bulunduğu durumu anlatan bir mektup yazmış.Vali mektubu alınca beraberindekilerle doğruca Eğridir’e gelip konuyla çok yakından ilgilenmişler ve babasından okutacağına dair söz almışlar.Onlar daha evden ayrılır ayrılmaz Mahmut’u alarak kırlara götürür ve “Demek Sen Beni Valiye şikayet edersin ha” diyerek sanki düşmanla cenk eder gibi Mahmut’u kan revan içinde yere düşürdükten sonra yakındaki bir uçurumdan atıverir.Uçurumun dibinde bir süre baygın yatar,kendine geldiğinde akşam olmuştur.Doğruca Tren istasyonuna gider.İstasyonda akşam vakti bir yük vagonuna saman yükleme işlemi yapılmaktadır.Lokomotifin gidiş istikametine bakar,istikamet İzmir’dir. Mahmut’un üst başı kan revan içinde ve üstelik hiç parası yoktur Kimseye görünmeden yüklemesi tamamlanan vagonlardan birine saman balyalarının arasına sokuluverir. Tren hareket eder etmez uyuya kalır.Gecenin bir yerinde tuvalet ihtiyacından dolayı sıkışmıştır uyuyamaz.Bir müddet gittikten sonra küçük bir istasyonda tren durur,Tuvalet ihtiyacını gidermek üzere iner,ancak henüz işini tamamlamadan tren yürüyüverir.Talihsiz Mahmut gecenin karanlığında yapayalnız kalıverir.Bu defa raylara takiben yürümeye başlar.Gece karanlığında epey bir yol kat ettikten sonra yol kenarında loş ışıkları yanan bir yere varır,kapıyı çalar kapı aralanır ama Mahmut’un Kan Revan halini gören han sahibi kapıyı kapatmak istersede Mahmut yalvarır ısrar eder ve içeri girer.Burası Nazilli’ye çok yakın bir yerleşim yerinde yolcuların istirahatine mahsus yemek veren bir han(Restoran)’dır.

Hancı bir kısım arkadaşları ile içki alemindedir.Mezelerin kokusu mis gibi Mahmut’un burnuna geliverir.Hancı Mahmut’a elini yüzünü yıkamasını söyler.Mahmut ,kurumuş kan lekelerini ve toz duman olmuş elini yüzünü yıkar.Sorulması üzerine sarhoşta olsalar başından geçenleri bir bir anlatır.Bu arada ikram edilen mezelerle açlığını giderir.Sabah olur hancıya yalvarır,boğaz tokluğuna çalışmak ister.Hancı Mahmut’un bu isteğini kabul eder.Kısa süre içerisinde Mahmut Hancının ve müşterilerinin gözdesi oluverir.

Mahmut’un pırıl pırıl zekasına hayran kalan hancı “Oğlum sen zeki ve çalışkansın.Aslında buralar sana göre değil.Nazilli’de Eczacı bir ahbabım var seni oraya yerleştireyim.”der ve dediği gibi Mahmut’u eczaneye yerleştirir.Mahmut kısa sürede eczaneninde gözdesi olur.Savaş ve yokluk yıllarıdır.Sıtma salgını vardır.Burada Kinin gibi bir kısım yapay ilaçların nasıl yapıldığını kısa sürede öğrenir.Artık Mahmut’un keyfi yerindedir. Eczanenin üst katında kalır,çay simit neyse kendine göre bir düzen içinde yaşamaya başlar.Aynı katta eczacıya ait bir oda daha bulunmaktadır.Ara sıra akşamları eczacının bir takım arkadaşları gelir,birlikte o odaya giderlerdi.Mahmut burada esrar partileri düzenlendiğini ürpererek bir süre sonra öğrendi.Ancak o doğru bildiği yolda ilerliyordu.Cebinde üş beş kuruş harçlığı ve birde müstamelde olsa pardesüsü vardı.Senin anlayacağın “Karnı tok.Sırtı pekti”

Bir gece esrar partisi sırasında patronu Mahmut’u çağırdı.Esrarın etkisiyle gözü dönmüşcesine sopa bıçak Mahmut’un üzerine saldırır,Mahmut buna bir anlam veremez ama durumun vehametini anlar.Gözü pardesüsündedir.Pardesüsünü kapar,bu defa patron elinde bıçak merdiven başını tutar.Mahmut bu kez pencereden kendini gecenin karanlığında boşluğa salıverir.Allah’tan olacak ki yandaki kuru Yemişçiye ait Fıstık balyalarının üzerine düşer ve bu olaydan yara almadan kurtulur.Sırtında varı yoğu pardesüsü ile yine tren istasyonuna koşar.Hayatında hiç görmediği İzmir’e bir bilet alır.Saati geldiğinde atlar trene bir zaman sonra Alsancak Garına iner.Köylü çocuğu,hayran hayran çevresine bakınırken birkaç şehir eşkiyası gelir,pardesüyü alıp kayıplara karışırlar..Üçbeş kuruş parası ile Nüfus Hüviyet Cüzdanıda aynı pardesü ile hırsızların eline geçtiğinden koskoca İzmir’de parasız ve kendini ifade edecek bir belgesi olmaksızın şaşkın şaşkın dolaşmaya başlar.Çok acıkmış,dizleri tutmaz olmuştur.Bir lokantaya girer,karnını doyurur.Lokantacıya başına gelenleri kısaca anlatır.Bulaşıkçı olarak o lokantada çalışmak ister.Lokantacı teklifi kabul eder.Mahmut lokantanın bulaşıkhane bölümünde çalışmaya başlar.Kısa sürede kendini sevdirir,yavaş yavaş garsonluk hizmetlerinede başlar.

Bir gün lokantaya bir Beyefendi gelir.Yemek siparişleri gelinceye kadar elindeki gazetesini göz atmaktadır.Bu sırada Mahmut bir başka masanın temizliği ile uğraşmaktayken gazeteye gözü takılır.”Memleket Hastahanesinden Eczacı Kalfası aranıyor.” İlanını görür.Patronundan izin ister,bilmediği Memleket Hastanesi ‘ni sora sora bulur.Mahmut’u kısa bir sözlü sınava tabi tutarlar.Bir kısım ilaç yapımı konusunda sorular yöneltilir.Mahmut bunları yanlışsız cevaplar ve sonuçta Hastahaneye alınması uygun bulunur.Kendisinden Hüviyet istenir ama oda yoktur.Durumu anlatır.Mazereti kabul edilir.Aydın Nüfus idaresinden kimliği yeniden alınır.Hastanede çalışmaya başlar.

Artık daha güzel ortamlarda ve şartlarda çalışmaktadır.Bir zaman sonra aynı hastanede çalışan ve Giritli bir ailenin kızı olan Nazlı hanımla hayatını birleştirir ve Karşıka Nergiz mahallesine yerleşirler.Bu evliliklerinden üç oğlan bir kız evlatları dünyaya geldi.Kıt kanaat gelirleri ile çocuklarını okutmaya çalışırken kendisine ek gelir temini maksadıyla kıvrak zekasıyla araştırmalara koyulur.Plastikten mamul Ders araçları ve RENK HASTÜRK Markasıyla mürekkep imal eder,ürettiği mamuller kısa sürede piyada tutulur.İzmir Fuarında stant bile açar.Günler geçer oğul Naim Kimya Mühendisi,Saim Makine mühendisi,Kamuran Mersedes tamircisi ve kızı Ayşe’de öğretmen olarak hayata atılırlar.Bu arada kendileride emekli olur.Emekli olur olmaz Nüfusu zaman zaman 70.000’e ulaşan Nergiz Mahalle muhtarlığına aday olur ve kazanır.Kesintisiz 35 yıl muhtarlık görevinde bulunur.Mahalle halkı tarafından çok sevilmesinin en büyük örneklerinden biri olarak kendi soyadını taşıyan RÜZGAR TAKSİ durağı olarak ismi yaşatılmaya çalışılmakta ve kendiside 86 yaşında ömrünün son günlerini geçirmekte olan bir ILIDAĞ SEVDALISI’DIR.

ILIDAĞLI MİLİS BAŞÇAVUŞ MEHMET IĞDIR

Kara günler, Kahpe Yunan İzmir’e ayak basmış, koskoca İzmir’de Gazeteci Hasan Tahsin’den başka direnme gösteren olmamış. Yunan, güneyde Aydın ve Umurlu’ya, kuzeyde Ödemiş Adagide yöresine kadar adeta elini kolunu sallaya sallaya ilerlemiş. Türk Milleti fakr-u zaruret içinde,yıllarca süren savaşlar sonucu harap ve bitap düşmüş, mücadele azmi örselenmiş, o günkü siyasi yönlendirmeler sonucu “Yunanlılara mı ilhak etsek,yoksa Muğla Çine yöresini işgal eden İtalyanlara mı ilhak etsek” diye adeta “Ölümlerden ölüm beğenmeye” çalıştığı sırada Hasan Tahsin’in yaktığı Hürriyet ateşi Tire yöresinde bu gün İlk Kurşun adı verilen yörede, Aydın Sultanhisar yöresinde Yörük Ali Efe yönetiminde Malgaç Karakolu baskınları ve benzer direnişlerle kısa sürede Milli Kurtuluş Hareketine dönüşüveriyor.Burada detayına girmeceğim ama söylemedende yapamıyacağım.

Kendisinden bahsedeceğim Başçavuş amca gibi gerek ilk Kurşun hareketini gerekse Malgaç Karakol baskınını gerçekleştirenlerin okuma yazmaları bile yoktu ama Vatan Sevgisi ve Mücadele azimleri vardı.Yoksa İzmir’den Tire’ye , Aydın’a Sultanhisar’a gelinceye kadar Hasan Tahsin dışında bir sürü okur yazar ve yazar çizer vardı ama mücadele azimleri yoktu.

Yer yer teşkilatlanan Kuvayi Milliye Hareketi çerçevesinde Ödemiş Üçyol muhitine kadar gelmiş bulunan Yunanlılara karşı koymak amacıyla Karlık tepesi mevkiinde medrese mezunu olması nedeniyle Milis Teğmen rütbesi verilen Şeytan oğlu Molla İbrahim hoca (İbrahim Erdem)’in emrine henüz askerlik yapmamış, becerikli, o zamanki tabirle “Elverir” türünden gençler kısa bir eğitimden sonra Kuvayı Milliye ye katılıyordu.

Cumadere’den Koca Alinin Mıstan, Koçak’tan Halıçcıoğlu, Ilıdağ’dan Koca Oflaz, Ayan Mıstanı (Mustafa Ertuğrul. bilahare Çiğdem yöresindeki savaşta şehit düşmüştür) ile isimlerini sayamadığımız yüzlerce Vatan Evladı ve “Başçavuş” Mehmet Iğdır.

Kendinden naklen dinlediğimize göre cephede ateşkes durumunda iken Başçavuş amca Halıçlıçukur mevkiinde yaşlı bir meşe ağacının gövdesinde verimli bir Balarısı yuvası keşfeder. Onun anlattığına göre 15-20 kilo civarında bal vardır. Bir akşam 5-6 arkadaşı ile birlikte silahlarının yanı sıra birde karavana alarak gece karanlığından istifade ederek arılarında fazlaca zararına uğramadan Bal operasyonunu tamamlarlar. Yine kendisinin tabiriyle “Karınları Burunlarına değene kadar” bal yedikten sonra kalanını yanlarında getirdikleri karavanayı doldururlar ve yakınlarındaki deredende üzerine sularını içerler.Zaten bal hareketiyle emir komutayı eline alan Başçavuş amca “Arkadaşlar sizinle bir yerlere gideceğiz.Emir Komuta bende olacak.”takılın peşime der.Doğruca Üçyol mevkiinde bulunan Yunan Bölüğünün çok yakınına kadar sokulurlar.Saat gece yarısı 03 sıraları 4-5 tane Yunan askeri çamaşırlarını yıkamışlar, olacaklardan habersiz Halıç ormanlarına sermekle meşgul. İşte bu sırada Başçavuş amca şu senin bu benim diyerek Yunan askerlerini arkadaşlarına pay eder. ”Ateş “ komutuyla Yunanlı askerleri öldürürler. Sessizlik bozulmuş, ortalık patlak darı tavasına dönmüştür. Başçavuş amca ve beraberindekiler kimseye görünmeden ve hiçbir zarar görmeden birliklerine intikal ederler. Ne var ki Bal karavanası yolda devrilmiş ve kuma bulanmıştır. Olsun, olacak o kadar.

Hamaköy’de protokol binası vardır. Türk ve Yunan taraflar toplanır, durum değerlendirmesinden sonra konuyu araştırmak üzere dağılırlar. Durumun Başçavuş amca ve ekibinin tertiplediği meydana çıkar ve Komutanından “BAŞÇAVUŞ” ünvanını alır ama emre itaatsizlikten de üç gün ceza nöbeti verilir. Bal operasyonuna her nasılsa çağrılması unutulan “Koca Oflaz” öfkelidir, Başçavuş nöbet tutarken el kol hareketiyle “Gördünmü, Yedinmi?” tarzında intikam almaya çalışırmış. Bu arada Başçavuşun gözü nöbet alanının çok yakınında bir meşe ağacına yaslanmış, onun tabiriyle “Yarım Cip” büyüklüğündeki kayaya takılırmış, boş zamanlarında kayanın sağını solunu oyarak, aşağıda Çiğdem düzünde konuşlu bulunan Yunan birliğinin üzerine yuvarlama planları yaptığından Koca Oflaz’a “Benimle uğraşma bulursun, Sabaha kadar benimle olursun.” dermiş. Nihayet beklenen an gelmiş, yine Başçavuş amcanın meşhur tabiriyle “Kayaya Kıçını dayamış” birkaç hamleyle kaya yerinden oynamış, gecenin sessizliğini yırtarcasına Yunan birliğinin üzerine doğru büyük bir gürültüyle yuvarlanmakta, Yunanlılarda gelenin ne olduğundan habersiz.Ortalık yine her iki taraftan mısır tavasına dönüyor. Bu arada nöbet mahallerinin daha güvenli olması için nöbetler ikişer kişi olarak tutuluyor, tabi ki “Koca Oflaz” Başçavuş amcanın yanına veriliyor.

Başçavuş amca “Ben sana Benimle uğraşma bulursun Sabaha kadar benimle olursun” dememişmiydim. işte Başçavuşluk zekası böyle olur diyerek Koca Oflaz’dan da şaka yollu öfkesini alarak Diplomasız Başçavuşluğunu Dosta Düşmana Kabul ettirmiş.